Home » News » Türkiye-Ermenistan İlişkileri: Nereye Kadar?

Türkiye-Ermenistan İlişkileri: Nereye Kadar?

flags[1]

 

Doç. Dr. Mehmet DİKKAYA

Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde normalleşme haritasını ele alan ilk resmi belge olarak protokollerin imzalanmasından sonra, iki ülke parlamentosunda bu protokollerin kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin tartışmalar yapılmaya başlandı. Gerek Türkiye gerekse Ermenistan için parlamento safhasının hiç de kolay kat edilemeyeceği genel olarak kabule mazhar olma eğiliminde bulunuyor. Bu bağlamda ortaya çıkması olası sorunlar sınırın her iki yakasında ciddi tartışmaları da beraberinde getirecektir. Bu çalışmada olası senaryolar üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

Zihniyetle İlgili Sınırların Açılması Sorunu

Protokollerin hazırlanması ve imzalanması aşamalarında ortaya çıkan tabloya göre, yerel politikaların şekillenmesinden ziyade zihniyetle ilgili sınırların açılması daha elzem görünüyor. Karşılıklı tanıma sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanması bile bu sınırların açılması için yeterli olmayabilir. Çünkü tarihsel ve kültürel miras her iki kanadı da bir süre negatif anlamda etkisi altına almaya devam edecektir. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi tartışmaları her iki toplum için de oldukça narindir. Örneğin, protokollerin imzalanması Ermeni toplumunda belli bir kesimde ciddi bir rahatsızlık oluşturmuştur. Ermenistan’ın Karabağ sorununu, ikili ilişkilerde gelişmeyi engelleyen ama ilişkilerin alabileceği seyirden farklı bir düzlemde değerlendirilmesi gereken bir konu olduğunu ısrarla vurgulaması ilginç açmazlardan birisini oluşturmaktadır. Ermenistan kanadının Türkiye’nin bu konuda daha fazla zikzak taşıdığını belirtmesi kısa dönemdeki algılamalarla ilgili önemli ipuçları vermektedir.

Yine de zihniyetle ilgili değişimin güzel örnekleri ortaya çıkmaya başlamıştır. 17 Ağustos 1999 depremine Ermenistan’dan gelecek yardıma karşı çıkan kesimler bile günümüzde farklı düşünmeye başlamıştır. Diğer yandan Türkiye-Ermenistan ilişkileri aslında hiçbir zaman ikili bir ilişki hüviyeti kazanamamıştır. Sürekli üçüncü taraflarca kontrol altına alınarak geliştirilmeye çalışılan ilişkilerin en önemli açmazlarından birisi budur. Protokollerin hazırlanması aşamasında bile bir kelime nedeniyle bir ay zaman kaybının ortaya çıktığı görülmüştür. Bu eksende protokolleri didik didik ederek tefsir yapmaya çalışmanın sağlıklı bir uğraş olmadığı söylenebilir.

Zihniyette belli bir olgunluk düzeyine ulaşmadan protokollerin meclislerden geçirilmesini beklemek de akılcı bir yol değildir. Günümüzde Türkiye’de siyaseti yönlendiren kişilerin neredeyse tamamına yakınının Karabağ sorununa ilişkin bir tarihsel enformasyon sahibi olmadıkları görülmektedir. Aynı şekilde Ermenistan’ın, Karabağ ve çevresindeki Azeri yerleşim bölgelerinin işgaline son vermeye neden bu kadar mesafeli olduğunu net olarak ifade edebilecek pek az kişi bulunabilir Ermenistan’da. Özellikle İsviçre’de protokollerin imzalanmasından önce Sarkisyan’ın çıktığı diaspora turunda meydana gelen gelişmeler bu ülkenin bir uluslar arası sorununun ne denli çok bilinmeyenli bir hale gelebileceğini göstermektedir. Bütün bu açmazlar karşılıklı sorunların bazen bir kör düğüme dönüşmesine neden olmaktadır.

Protokoller Sonrası Koşullar

Protokollerin analizinden oldukça usta bir diplomatik belge ile karşı karşıya olunduğu anlaşılmaktadır. Örneğin, sınırların tanınmasına yapılan vurgu, Ermenistan’ın bağımsızlık bildirgesine atıfta bulunan anayasasının neden olabileceği sorunlara karşı Türkiye tarafının almış olduğu bir önlemi hatıra getiriyor. Protokollerin parlamentolarca onaylanmasına bağlı olarak diplomatik ilişkilerin tesisine yönelik engellerin büyük ölçüde ortadan kalktığı görülmektedir. Buna rağmen kara sınırlarının açılması diplomatik ilişkilerin tesis edilmesinden daha güç bir sorun olarak ortaya çıkacaktır. Karabağ sorununun çözümünde henüz bir ilerleme kat edilmemesi bu konudaki en önemli engellerden birisidir. Gerçekten tarafların açık bir şekilde Karabağ sorununun çözümüne ilişkin herhangi bir somut belgeye sahip oldukları söylenemez. Bu günlerde bir yenisi gerçekleştirilen ve son zamanlarda sık aralıklarla tekrar eden Aliyev-Sarkisyan buluşmalarından da çözüme yönelik somut bir adımın ortaya çıkabileceğini iddia etmek güç olacaktır.

Bu açmazla bağlantılı olarak Türkiye cephesinde ortaya çıkacak olası senaryolar şunlar olabilir: a) Protokoller TBMM tarafından kabul edilmeyebilir, b) TBMM tarafından Karabağ’a ilişkin somut bir ilerleme ortaya çıkıncaya kadar bekletilebilir, c) Son ihtimal ise meclis tarafından kabul edilecek bir deklarasyonla birlikte kabul edilerek protokollerin yaşama geçmesi için gerekli şartlara vurgu yapılabilir.

Türkiye tarafının bu konuda oldukça rahat ve telaşsız görünmesinin arkasında yatan temel neden, sınırların açılmasının Türkiye için büyük bir mazhariyet oluşturmayacağı gerçeğinde gizlidir. Bu bağlamda Karabağ’daki kaydedilebilecek olası bir ilerlemeyi beklemek kendisi için büyük bir rahatsızlık oluşturmayacaktır. Aslında Türkiye’deki geniş kesimlerin farkında olduğu bir gerçek de protokollerin diaspora Ermenileri için bir bağlayıcılık taşımayacağıdır. Böyle bir bağlayıcılığın olmaması ekseninde protokoller düzleminde bir tarih alt komisyonunun oluşturulmasının veya ikili müzakerelerle kaydedilen gelişmelerin Türkiye için gerçek bir kazanım olmayacağı öngörülebilir.

İkili veya bölgesel eksenin uluslar arası sistemle ilişkili sonuçları da bu noktada önem kazanıyor ve bu durum bir ölçüde Türkiye için daha fazla bağlayıcılık taşıyabilir. Ermenistan’ın Avrupa-Atlantik eksenine en uzak mesafede bulunması ve Rusya’ya olan bağımlılığının azaltılması ihtiyacı bu mesafesin daraltılmasını gerekli kılmaktadır. Nitekim Ağustos 2008 olayları Batı’nın Ermenistan üzerinde yoğunlaşmasına neden olmuş; Ermenistan da bizatihi bu olaylardan büyük zarar görmüştür.

Bölgesel eksenin bir diğer bileşeni Türkiye-Rusya ilişkileridir ve Karabağ gibi bir sorunun çözümünde Rusya kilit ülkelerin başında gelmektedir. Sorunun tarihsel kökenlerinin Rus politikaları ile şekillenmiş olması bu kilit rolün en önemli belirleyicisidir. Bu eksende kara sınırları açılarak normalleşmenin en önemli boyutu tamamlandığında ikili ilişkilerin kazanacağı ivme net olarak şekillenmiş olacaktır. Buna rağmen AGİT-Minsk gurubunun Karabağ sorununa yönelik çözüm çabalarına karşı, geçmiş deneyimlerin etkisiyle, sorunun temel aktörlerinden olan Azerbaycan tarafından kuşkuyla bakılmaktadır. Gerçekten Minsk gurubunu oluşturan ülkelerin Azeri topraklarının işgaline ilişkin BM kararlarına ret oyu vermeleri bu kuşkuların pekişmesine neden olmaktadır.

Öte yandan Azerbaycan, Ermenistan ile karşılaştırıldığında Türkiye için daha önemli bir ülkedir. Ermenistan’ın Avrupa-Atlantik ittifakına eklemlenmesi konusunda Türkiye ve ABD’nin çıkarlarının ortak olması ve bu eksende ortaya çıkabilecek gelişmeler, Azerbaycan’ın Rusya eksenine kayma eğilimlerini de hızlandırabilir. Nitekim Türkiye-Ermenistan arasındaki müzakerelerin hızlanmaya başladığı son bir yıl içerisinde Azerbaycan’ın hem Avrupa hem Türkiye’ye karşı doğal gaz kartını devreye sokmaya çalıştığı görülmüştür. Sınırın açılması ile Ermenistan’ın enerji projelerine ortak edilmesi de ancak Azerbaycan’ın ikna edilmesiyle mümkün olabilecektir. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinin Kafkasya’da istikrarın gelişmesine yapabileceği katkı da ancak Azerbaycan’ın katkıları ile mümkün olabilecektir.

Diğer yandan uzunca bir bekleme döneminden sonra kısa bir sürede ikili ilişkilerin gelişme eğilimi göstermesi, ortaya çıkabilecek olası bir olumsuzluğun yaratacağı hayal kırıklığının boyutlarını da artıracaktır. ABD’nin diasporanın faaliyetlerini önlemeye yönelik çabaları bu eksende büyük önem taşımaktadır. Çünkü ortak sorunların var olmasında ve çözüm kanallarının zayıflığında diasporanın faaliyetleri ve Karabağ sorunu temel iki kilometre taşı olma özelliğini sürdürmektedir.

Bu gelişmelere paralel olarak problemlerden biri, protokollerin 24 Nisan 2010 tarihine kadar iki ülke meclislerince onaylanıp onaylanmayacağı konusunda düğümlenmektedir. Bu tarih psikolojik bir dönüm noktası olarak algılanmasına rağmen, bu tarihe kadar Karabağ’da somut bir ilerlemenin sağlanması mümkün görünmemektedir. 1960’lardan beri devam eden Kıbrıs sorununun bile hala net bir çözüme kavuşturulamamış olması bu tür sorunların vadesi konusunda tarafların kuşkuya kapılmasına neden olmaktadır.

Sorunun çözümlenmesinde veya anlaşılmasında etkili olabilecek konulardan birisi de Kafkasya’nın önemli merkezlerinin bu konuda neler yapabileceğinde gizlidir. Bu merkezlerden birisi Kars olabilir. Bu kentte sınırın açılması ve düşmanlıkların sona erdirilmesi çağrısı niteliğinde toplanan 50 bin imza ve Kafkasya toplumlarını “Kafkas Festivalleri” tertip ederek buluşturma çabaları tartışmada önemli bir unsur olabilir. Örneğin Kars’taki festivallerde Ermeni gurubunun sahneye çıkmasında görülen toplumsal coşku görülmeye değerdi. Karşılıklı soykırım iddialarını kamuoyları nezdinde canlı tutmaya yönelik girişimlerin sorunların çözümüne katkı yapmadığı görülmüştür. Ermenistan’dakinin bir benzeri olarak Iğdır’da yapılan karşı-“soykırım anıtı” gibi girişimler sadece düşmanlıkları pompalamaktadır. Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan’daki ırkçı eğilimlerin sadece fanatizme ivme kazandırdığı görülmektedir. Kafkasya bölgesinde ortaya çıkan, uzun zamandır çeşitli şekillerde kendisini gösteren ve adı ne olursa olsun insani olmayan tablonun onlarca kez büyüğünün Almanya-Fransa arasında daha kanlı bir şekilde tarihte cereyan ettiği düşünülürse Kafkasya’da benzer bir istikrar daha kısa sürede tesis edilebilir.

Böyle bir çözümün ortaya çıkmasında temel insani duruşların da sergilenmesi gerekmektedir. Örneğin, Ermenistan’ın, Türkiye’nin Karabağ sorununun çözümüne karşı kayıtsız kalmasını talep etmesi rasyonellikten uzak görünmektedir. Barış olgusu, söylemden ziyade eylem safhasında daha büyük bir anlam taşımaktadır. Ermenistan politikalarının Karabağ sorununu “dondurma” yönündeki eğilimleri, Türkiye’den gelebilecek iyi niyet rüzgârlarının yavaş esmesini sağlamaktadır.

Bunun yanında dikkat edilmesi gereken bir nokta, Karabağ sorununun Ermenistan ve Azerbaycan’ın bağımsız birer ülke olmalarından önce de mevcut olduğudur. Önemli olan tarihselliği ön planda olan bu sorunun üzerine çözüm bağlamında kararlılıkla gidilmesidir. Başbakan Erdoğan’ın Karabağ’la ilgili söylemi “işgalin sona erdirilmesi” şartına bağlı olarak da yorumlanabilir. Ermeni birliklerinin, Karabağ’ın çevresindeki işgal edilmiş Azerbaycan topraklarından çekilmesi ile protokollerin TBMM’de onaylanması sağlanabilir. Bu bağlamda öncelikli tartışma alanlarından birisi protokolleri öncelikle hangi meclisin kabul edecek olmasıdır. Sağlıklı bir zeminde yürümeyen bu tartışmada Ermenistan’ın öncelikle TBMM’nin atacağı adımı beklemesi ilişkilerin normalleşmesine bir katkı yapmayacaktır.

Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinin Karabağ sorununa odaklanması da aslında başlı başına sorunlardan birisidir. Konunun uluslar arası sistem-devletler-toplumlar üçlemesinde çok boyutlu ele alınmasında büyük yarar vardır. Türkiye-Yunanistan arasında uzun zamandır yaşanan benzer sorunların zaman içinde çözüme doğru evirilme süreci yaşandığı dikkate alınacak olursa, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine yönelik olumlu örneklere de ulaşılabilir. Günümüzde İzmir’de Gordon boyunda açılan Yunan kafeteryasından yükselen Yunan müzikleri İzmirlilerde “sanki bir rüyada imişler” gibi bir algılamaya kapılmalarına neden olmaktadır. Benzer mesafeli durumların Rusya, Bulgaristan, Suriye, Fransa ve İran gibi ülkelerle farklı dönemlerde/farklı nedenlerle ortaya çıktığı düşünülürse Ermenistan’la yaşanan travmatik dönemin de bir şekilde atlatılabileceği öngörülebilir.

Normalleşme ve Türkiye Ermenileri

Türkiye Ermenileri ikili ilişkilerin normalleştirilmesi konusunda “daha yerli ve daha fazla Türkiye’den biri olmaları nedeniyle” etkili olabilirlerdi. Uzun zaman bu konuda bir katalizör olma işlevini yerine getirememelerinin temel nedenleri cemaatteki kapalı yapı, politik baskılara maruz kalma ve geniş ölçekli düşünme fırsatını yakalayamama olarak belirtilebilir. Özellikle İstanbul’da yerleşik Ermenilerin organize olmalarındaki yetersizlik sorunun çözümünde ortaya çıkan zayıflığın temel nedenlerinden birisi olarak görülmektedir. Ermenistanlı bir yazarın Aras yayıncılık gibi bir cemaat şirketi ile bile iletişim kuramaması bunun göstergelerinden birisidir. Bu konuda iletişimin Türkiye Ermenileri aracılığıyla kurulmasının önemi hem Türkiye hem Ermenistan açısından oldukça büyüktür.

Diğer yandan Türkiye Ermenileri, Ermenice bilmeleri, Ermenistan medyasını takip edebilme imkânına sahip olmalarına rağmen Ermenistan’daki sosyo-politik evrenin kendi dünyalarından çok farklı olduğunu düşünmektedirler. Böyle bir algılama ikili ilişkilerin evreni ile ilgili önemli bir ipucu oluşturmaktadır. Türkiye Ermenilerinin bile Ermenistan’daki ortamı algılamada sorun yaşadıkları görülmektedir. Aynı şekilde Türkiye Ermenileri ile diaspora arasında da önemli fikir ayrılıkları bulunmaktadır.

Bu temel sorunun bağlamı daha da genişletilerek hem Türkiye’de hem Ermenistan’da birbiriyle hiç karşılaşmamış ve karşılıklı algılamaların ne olduğu konusunda fikir yürütmekten mahrum geniş bir aydın ve halk kitlesinin bulunduğu ifade edilebilir. Türkiye’deki siyasetçilerin (özellikle ilişkileri normalleştirme konusunda çaba sarf edenler) Ermeni cemaatinden bu konunun sağlıklı bir zeminde sürekli canlı tutulmasını talep etmeleri de yol haritasının yürünerek daha kolay bir şekilde şekilleneceğini göstermektedir.

Diğer yandan ilişkilerin normalleşmesi için bir harita belirlemek konusunda görevli teknik heyetler bulunmasına rağmen, Türkiye kanadında dış politika gündemi olanca dinamizmi ile Ermenistan’la ilişkilerin hangi düzeyde sürdürüldüğü konusunda zayıflığa neden olmaktadır. Türkiye’nin hızla büyük bir bölgesel güç olmaya doğru evirilmesi hem karşılıklı sorunların tanımlanarak çözüm sürecine yönelik olarak kendine daha fazla güvenmesine neden olmakta hem de Ermenistan’la ilişkilerin diplomasi için öncelikli sorunlar arasında yer bulamamasına neden olmaktadır. Bu bağlamda olası bir güzergâhın kilometre taşlarının çıplak gözle gözlemlenmesi belirsiz bir tarihe ertelenmektedir.

23 Kasım 2009

Not: Bu yorumun şekillenmesinde katkıları olan Kamer Kasım, Alexander Iskenderyan, Ruben Melkonyan, Osman Kavala, Mensur Akgün, Naif Alibeyoğlu, Temel İskit, Kaan Soyak, Nazmi Üstel, Markar Esayan, Aybars Görgülü, Tigran Mkrtchyan, Ferhat Boratav, Rober Koptaş ve İhsan Karayazı’ya teşekkür ederim.

 
 
 
 

25.11.2009

Leave a Comment

*

Copyright © 2026 Tabdc.Org Sitemizdeki İçeriklerin Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz Kullanılamaz. Akgün Medya

Scroll to top