AKSAM KARABAG’DA
AKŞAM, Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan arasında bitmeyen sorunun merkezi olan Dağlık Karabağ’a girdi. Tansiyonun yeniden yükseldiği Ermeni işgali altındaki bölgenin neden paylaşılamadığını araştırdı
Sarkisyan ne derse desin Karabağ bizim!
Arka Plan:
Yıllardır Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerini kilitleyen bir sorun var: Dağlık Karabağ sorunu. Karabağ yüzyıllardır Türklerin ve Ermenilerin birlikte yaşadığı bir bölge. 19. yüzyılda Rus İmparatorluğu bu bölgeyi bünyesine kattı. Ermeniler Karabağ’ın Hıristiyan Ermeni bir krallığa ait olduğunu ileri sürüyor ve kanıt olarak bölgedeki manastır ve kiliseleri gösteriyorlar. Azeriler ise o kiliseleri ataları olduklarını iddia ettikleri Hıristiyan Arnavutlar’ın eserleri olarak görüyor.
I. Dünya Savaşı’nın sonu ve Bolşevik Devrimi’nin başında Ruslar “böl ve yönet” mantığından hareketle Azerbaycan sınırları içinde kalacak şekilde özerk bir Dağlık Karabağ bölgesi oluşturdular. 1980’lerde iki etnik grup arasındaki tansiyon giderek yükseldi. Sovyetler dağılırken bölgede çatışmalar çıktı. Özerk bir bölge olan Karabağ’daki Ermeniler bağımsızlık için ayaklandı. 1991’de de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Çatışmalarda 20 ila 30 bin insanın öldüğü tahmin ediliyor. Saldırıların sonucunda Azeriler bölgeden çıkarıldı. Ermeniler Azerbaycan toprakları içindeki Dağlık Karabağ ve çevresindeki bölgelere el koydu. Orada “de facto” bir devlet ilan etti.
Bu devlet kimse tarafından tanınmasa da çatışmaları bitirmek için 1994’te bir barış anlaşması imzalandı ve Karabağ’daki durum dondu. Azerbaycan ve Türkiye, Ermenistan sınırlarını kapatarak, bu ülkeyi büyük bir izolasyona sürükledi. Sorunun çözümü için Rusya, Fransa ve ABD’den oluşan Minsk grubu kuruldu. Grup taraflarla görüşmelere devam etse de henüz bir ilerleme kaydedilmiş değil.
Şimdi Türkiye ve Ermenistan ile ilgili imzalanan protokollerle birlikte sorun tekrar gündemde. Gerçi protokollerde Karabağ’a herhangi bir atıf yok ancak Türkiye bu konuda bir ilerleme olmazsa sınırları açmayacağını, protokolleri hayata geçirmeyeceğini ileri sürüyor.
Peki “ilerleme” ne demek? Taraflar “çözüm” kelimesinden aynı şeyi mi anlıyor? Ermenistan kendi toprağı gibi gördüğü halde Dağlık Karabağ’ı neden tanımıyor? Üzerine bu kadar fırtına koparılan topraklarda ne var? Paylaşılamayan bir cazibe merkezinden mi bahsediyoruz?
Tüm bu soruların cevaplarını merak ettik. Ve düştük yollara… Bugün orada gördüklerimizi okuyacaksınız. Ardından savaşın simgesi haline gelen Hocalı Köyü’nün durumunu göreceksiniz. Orada savaşın ardından yaşananlara, bugünkü köy ahalisinin o döneme dair anlattıklarına şahit olacaksınız. Hocalı’ya bugüne kadar hiçbir Türk gazeteci girmedi.
Yerash’ta verdiğimiz molada karşımıza 72 yaşındaki Zarikh Hanım çıktı. Başladı kırık dökük Azericesiyle anlatmaya: Ben 52 yaşında Bakü’den geldim. Kocam Bakü’de öldürüldü. Çok acılar çektik. O nedenle Sarkisyan ne derse desin, Karabağlı olan benim! Karabağ bizimdir!
Zürih’te 10 Ekim’de Türkiye-Ermenistan arasındaki protokoller imzalanır imzalanmaz herkes aynı soruyu sormaya başladı: Protokollerde Dağlık Karabağ’a neden atıf yok?
Internet üzerinden oradaki “de facto Ermeni yönetimi”nin sayfasını bulduk. Başbakan’a ve bakanlara mektuplar yazdık. 10 gün boyunca haber çıkmadı. Çabalarımız sürerken Ermenistan’daki gazeteci bir dostumuz imdadımıza yetişti ve bize Karabağ’daki Dışişleri Bakanı Georgy Petrosyan’ın danışmanının telefonunu verdi. Böylece danışmanla haftalar sürecek telefon trafiği başladı.
Süre uzadıkça merakımız da arttı. Bazen telefonla iletişim kurmak günler alıyordu, internet üzerinden iletişim ise neredeyse imkansızdı.
Nihayet dört haftanın ve yüzlerce telefonun sonunda cevap geldi: “14 Kasım’da Başbakan Arayik Harutyunyan ve Dışişleri Bakanı Georgy Petrosyan sizi bekliyor.”
Haber geldiğinde 10 Kasım Salıydı. Dağlık Karabağ’daki Ermeni yönetimine ulaşmanın tek yolu Ermenistan üzerinden. İstanbul’dan Ermenistan’ın başkenti Erivan’a ise haftada yalnızca iki gün uçuş var. Haberi aldığımızın ertesi günü apar topar Erivan’a uçtuk. Perşembe sabaha karşı Erivan’daydık. Oradaki Dağlık Karabağ temsilciliği ile bölgeye giriş konusundaki izinleri hallettikten sonra ertesi sabah yola koyulduk. Dağlık Karabağ’ın başkentine Ermeniler Stepanakert, Azeriler Hankendi diyorlar.
Erivan’dan Karabağ başkentine her sabah dolmuşlar kalkıyor. Sabah 8’de yola çıktık. Bir süre sonra köy yollarındaydık. Dağların arasından kıvrıla kıvrıla saatlerce ilerledik. Müthiş manzaralar gördük.
Yerash kentinde verdiğimiz molada karşımıza 72 yaşındaki Zarikh Hanım çıktı. Türk olduğumuzu anlayınca hemen küçük bakkal dükanına koştu ve elinde kahvelerle geri geldi. Sonra başladı kırık dökük Azericesiyle anlatmaya: “Bakü’den geldim. Kocam Bakü’de öldürüldü. İki taraf da çok acılar çekti. O nedenle Sarkisyan ne derse desin, Karabağlı olan benim! Karabağ bizimdir!”
Khachik adlı bir köyden geçerken yolda şişeler dizili tezgahlar gördük. Şoförümüz durdu ve tezgah sahipleri ile koyu bir sohbete başladı. Bir süre sonra tezgahtaki şişeler açıldı. Meğer köylülerin yaptığı vişne ve erik şarapları doluymuş içleri. Bardakları doldurdular. Kadehimizi “savaşsız günler”e kaldırdık.
Khachik’ten bir saat sonra bir dağın başına inşa edilmiş bir kulübede durduk. “Dağlık Karabağ’ın sınırına geldiniz” dediler. Pasaportlarımızı çıkardık. Görevliler “Başkente gider gitmez Dışişleri Bakanlığına uğrayın ve kayıt olun. Onlar size vize verecekler. O vizeyi çıkarken bize göstermezseniz başınız derde girer” dediler. Sınırın fotoğrafını ise tüm ısrarlarımıza rağmen çektirmediler.
Sınırı geçtikten yaklaşık bir saat sonra şoförümüz “Berdzor” diye bizi uyardı. Berdzor, ünlü Laçin Koridoru’nun Ermenice ismi. Hani Ermeniler’in Karabağ’ı Ermenistan’a bağlamak için kontrol altında tuttukları Azeri toprağı.
Bu koridordan geçerken herhangi bir askeri önlem görmedik.
Hocalı’ya girdik
SavaŞIn belleklerimizdeki en belirgin simgesi Hocalı Köyü. Bu köyde 1992’de büyük bir sivil katliamın yaşandığını söylüyor tarih kaynakları. Seyahatimizin ikinci günü Hocalı’ya doğru yola koyulduk. Başkent Stepanakert’e 20 dakika uzaklıkta olan köyün ismi İvanyan olarak değiştirilmiş. Köyün girişindeki okulda bizi köyün muhtarı Boris Ghahramanian ve okul müdürü Gurgen Ghulian karşıladı.
Üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen köy hâlâ yerle bir. Azerilerin evleri neredeyse tamamen yıkılmış. Köye sonradan yerleşen Ermeniler, Azerilerin evlerinin taşlarını taşıyarak köyün yukarı kısmına yeni evler inşa etmişler. Köyde yaklaşık bin kişi yaşıyor.
Sohbetimize okulda başladık. “Siz bir felaketin yaşandığı topraklarda oturuyorsunuz. Anlatın neler oldu bu köyde?” diye sorunca önce okul müdürü atıldı, “Biz o dönem orada değildik, pek bir şey bilmiyoruz” dedi. Düşünsenize, bir savaşın simgesi olan köyün sakinlerine o savaşta orada yaşananlar doğru dürüst anlatılmamış!
Ardından muhtar girdi söze, bu defa Karabağlı bir Ermeni gözüyle şunları söyledi: “Ben Agdam’a yakın bir köyde yaşıyordum. 1992’de Azeriler köyümüzü yaktılar. Biz de buralara geldik. Hocalı üs olarak kullanılıyordu. Ermeni köylerine buradan saldırılıyordu. Bu nedenle Ermeniler köyü çevirdi. Sivillerin kaçması için bir koridor açtılar. Ancak savaş koşullarında ölen Azeri köylüler oldu. Yine de Azeriler propaganda yapıp 1000’ün üzerinde Azeri’yi kestiğimizi söylüyorlar. Oysa Ermeniler sadece askeri güçleri hedef almıştı.”
Okuldaki sohbetin ardından köyü keşfe çıktık.Yolda altın dişleriyle gülümseyen Hrant Zakarian’a rastladık. Altın diş oralarda en büyük zenginlik sembolü. “Türkiye’den hoş gelmişsiniz. Burası bizim köyümüzdü, Azeriler elimizden aldı” dedi.
Yıkık dökük binaların arasında dolaştık ve bir evin önünde durduk. Bizi içeri buyur ettiler. Ev sahibi Annahit Minasyan 1998’de evlenip köye yerleşmiş. Savaşta neler yaşandığını bilmediğini ama bir Azeri ile komşu olmak istemediğini anlattı.
Ardından ikramlar başladı. Önce oraların ünlü “nar”ı. Ardından fındık ve votka…
Hiçbir şeysiz başkent
BaŞkent denildiğine bakmayın, 50 bin nüfuslu bir kasaba. Hiçbir cazibesi yok. Dağların arasına sıkışmış, kurak, çirkin bir yerleşim yeri. Hatta dünyadan öyle kopuk ki klostrofobiyi tetikliyor. Karabağlılar unutulmuş, yalnızlığa terk edilmiş topraklarda yaşam mücadelesi veriyorlar. Üstelik bu toprakların altında petrol ya da doğalgaz da yok. Her ne kadar “enerji yolunun üzerinde” dense de başka yollar bulunabilir. Şehre girer girmez ilk gördüğünüz yerlerden biri Şehitler Anıtı. Zaten burada insanların ana varlık sebebi savaşı hatırlamak ve toprakları için mücadele etmek. Bu nedenle şehitlikte gelin ve damat görünce önce şaşırsak da sonra buranın gerçeğine alıştık: Her evlenen soluğu burada alırmış.
Hocalı’da neler oldu?
HocalI bölgedeki tek havaalanının olduğu nokta. Savaş sırasında Azeriler mühimmatları burada topluyorlardı. O dönem köy tamamen bir Azeri köyüydü. 26 Şubat 1992’de Ermeniler köyü çevirdi. Çıkan çatışmalarda yaklaşık 1300 kişinin yaşamını yitirdiği iddia ediliyor. Savaşın Ermeniler lehine sonuçlanmasının en büyük simgesi bu köyde yaşanan kıyım. Ancak Ermeniler anlatılanların bir bölümünün Azeri propogandası olduğunu, Hocalı’nın Ermeni köylerine saldırı için üs olarak kullanıldığını ve siviller için koridor açıldığını ileri sürüyorlar.
Yarın:
‘De facto’ Ermeni yönetiminin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı konuştu. Karabağ’da çözüm mümkün mü?
Bizi yok sayamaz
Arka plan
Dağlık Karabağ’da askeri bir operasyona mı gidiliyor? Kilit soru bu. Konu uluslararası arenada tartışılırken meselenin birebir muhatabı olan Karabağ’daki Ermeniler oradaki yönetim tanınmadığı için masada değiller. Ancak onların pozisyonları ve haklarında alınan kararlara karşı tavırları belirleyici. Çünkü Karabağ Ermeni hükümeti, de facto olsa da konunun öznesi. Bu gün bu hükümetin Başbakanı Arayik Harutyunyan ile yaptığımız söyleşiyi okuyacaksınız. Başbakanlık binası başkentin en görkemli yapılarından. Ancak dışı görkemli olsa da içi bölgenin ekonomik sıkıntılarını simgeliyor. Eski püskü basamaklarla Başbakanlık ofisine çıkılıyor. Burada zaman 20 yıl öncesinde donmuş sanki. Harutyunyan, çevrenin eski püskülüğüne tezat 1973 doğumlu gencecik bir politikacı. Başbakan ile bir buçuk saat görüştük. Aldığımız hava şu: Karabağ’ın şu aşamadaki tek ısrarı masada olup, kendi kaderinde söz hakkı kazanmak. Bağımsızlık ısrarları taraf olduklarını kabul ettirdikten sonra başlayacak. Bölgede gerginleşen hava ile birlikte askeri bir operasyon masaya gelirse orada yaşayan herkes sonuna kadar savaşacak…
ÇEKİLME SÖZ KONUSU DEĞİL
İşgal altındaki Dağlık Karabağ’daki Ermeni hükümetin Başbakanı Harutyunyan, Laçin Koridoru ve tampon bölgelerden çekilme tartışmalarıyla ilgili ‘Bunları düşünmüyoruz bile. Taraf olarak kabul edilene kadar tavrımız değişmeyecek’ diyor. Harutyunyan, Hocalı katliamında sivillerin öldüğünü
kabul ediyor ama ölümlere ‘Savaştaydık’ diye bakıyor
Tanınmayan bir devletsiniz. Neden Ermenistan’a bağlanmak için değil de bağımsız olmak için mücadele veriyorsunuz?
1988’de özgürlük hareketi başladığında insanlar, ‘Ermenistan’a bağlılık’ sloganıyla sokaklara dökülmüşlerdi. Sovyetler dağılırken, o dönemki kanuna göre Karabağ özerk bir bölge olduğu için kendi kaderini tayin hakkına sahipti. Bu nedenle bağımsızlık hedefini koyduk. Böylece Sovyet kanununu çiğnememiş oluyorduk.
l Sovyetler ve kanunları ortadan kalkınca da hedefinizi değiştirmediniz. Neden?
Hareket olgunlaşınca, hedef kendi kaderini tayin hakkı oldu. Bağımsızlık ya da Ermenistan’a bağlılık ikinci planda kaldı. Uluslararası alanda kaderimizi tayin hakkı elde ettiğimiz zaman kendi halkımıza soracağız: Bağımsızlık mı isterler yoksa Ermenistan’a bağlılık mı? Onlar karar verecek.
BAĞLILIK TEKNİK BİR MESELE
l Şu aşamada Ermenistan’a bağlanmak size önemli bir güç kazandırmaz mı?
Bu, çok önemli bir mesele değil. Zaten eğitim, savunma, ekonomi alanında önemli işbirliğimiz var. Ermenistan bizim güvenlik garantörümüz. O yüzden bağlılık yalnızca teknik bir mesele.
l Bu kadar yakın olmanıza rağmen Ermenistan sizi neden resmi olarak tanımıyor?
Bu politik bir konu. Ermenistan tek taraflı bir tanıma istemiyor. Önce uluslararası alanda tanınalım istiyor. Aksi takdirde sürece zarar vereceğini düşünüyor.
l Ermenistan’a oldukça pahalıya mal oluyorsunuz. Türkiye ve Azerbaycan ile kapalı sınırların sebebi sizsiniz. Tanımamanın altında yaptırımların artması korkusu olabilir mi? Kendinizi ‘Büyük Abi’yi hapsetmekle yükümlü hissediyor musunuz?
Hayır, pahalı derkenÖ Anavatana paha biçilemez. Hangi blokaj altında kalırsa kalsın, isterse bu blokaj yüzlerce yıl sürsün, anavatanı asla ekonomik çıkarlar için satmayacaktır.
l Ermenistan Karabağ’ı anavatanı olarak görüyor diyorsunuz.
Kesinlikle. Anavatan deyince iki devlet ve bir vatanı kastediyoruz.
DEMEK Kİ SINIR AÇILMAYACAK
l Türkiye ve Ermenistan arasında imzalana protokollerin Karabağ meselesi çözülmeden hayata geçirilmeyeceği konuşuluyor. ‘Çözülme’ ile kast edilen ilk aşamada Laçin koridoru başta olmak üzere Karabağ etrafındaki tampon bölgelerden çekilmeniz. Buna hazır mısınız?
Bizim için Türkiye-Ermenistan yakınlaşması ve Karabağ meselesi birbirinden tamamen ayrı başlıklar. Türkiye Karabağ’ı, sınırları açmanın önünde şart olarak görüyorsa çok açık ki o sınırlar açılmayacak! Karabağ halkı kendi kaderini tayin hakkına sahip olmadan herhangi bir tavizi konuşmayacaktır.
l Tanındığınız takdirde konuşacağınız tavizler ne olur?
Kimse bize sormadığına göre, bunu konuşmuyoruz. Masaya oturduğumuzda karşılıklı verilecek ve alınacaklar konuşulur. Biz sadece haklarımızın tanınması için mücadele ediyoruz.
l Yani Laçin Koridoru ve diğer tampon bölgelerden çekilmeyi tartışmıyor musunuz?
Hayır, bunları düşünmüyoruz bile. Taraf olarak kabul edilene kadar tavrımız değişmeyecek.
l Böyle katı bir tutum size de zarar vermiyor mu? Dağların arasına sıkışmışsınız. Sınırların açılması sizin de hayat damarlarınızın açılması demek.
Daha önce de söylediğim gibi anavatana paha biçilmez. Bugün yaşam standartlarımız belki en iyisi değil ama kabul edilebilir şartlar. Maddiyatın vatanın önüne geçmesine asla izin vermeyiz. Türk yetkililer, buranın bir onuru olduğunu görsünler. Biz hiçbir zaman istilacı olmadık.
l Ama tüm dünya sizi öyle görüyor! Harita üzerinde Azerbaycan topraklarındasınız.
Size katılmıyorum. Biz mücadelemize toprak talebi ile değil, kaderimizi tayin talebi ile başladık. Zaten üzerinde yaşadığımız topraklarda özgürce yaşama talebi. Ama savaş kendi kurallarını dikte ediyor maalesef.
HOCALI’YI KABUL EDİYORUZ
Azeriler ilk kurşunu sizin attığınızı söylüyorlar.
Azerbaycan kendi topraklarından Ermeniler’i temizleme politikalarına başladığında Nahçıvan’dan tamamen yok edildik. Sumgayt ve Bakü’de büyük kıyımlar oldu.
Aynı şekilde burada da Azeriler’i siz kıyımdan geçirdiniz.
Bir – iki çatışma oldu ama bunlar asla Bakü ya da Sumgayt’taki kadar organize ve geniş çaplı değildi.
Hocalı’da yaşananları inkar etmeyeceksiniz, değil mi?
Ermeniler 1300’den fazla Azeri’yi öldürdüler o köyde.
Hocalı 1992’de, savaş sırasında yaşandı. Sivil kayıplar oldu. Kabul ediyoruz. Ama siviller için koridor açılmıştı. Azeriler Hocalı’yı başka şekilde anlattılar. Kendimizi savunmak için Hocalı’yı almaya mecburduk.
Savaş durumunu bir özür olarak anlatıyorsunuz. 1915’te Osmanlı bir savaştaydı. Ermeniler soykırım yapıldığını iddia ediyorlar ama ‘özel savaş durumu’ olarak neden açıklanmasın?
1915’te bir devlet politikasından bahsediyoruz. Oysa burada savaş sırasında çıkan çatışmalarda ölenler var. Sistematik bir politika yok.
l 1915 özellikle diaspora Ermenilerinin varlıklarının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Oysa biz burada böyle bir hava almadık. Yoksa sizin 1915’iniz 1992 mi?
1915’i doğrudan yaşanlar diasporadakiler. Biz onların acılarını paylaşıyoruz am o günlere tanıklık etmedik. 1992’i 1915’in devamı olarak görüyoruz. Azeriler de Ermenileri buralardan tamamen temizlemek istediler.
Azeriler mezar göstersin vazgecelim
Bu toprakları bu kadar kıymetli yapan ne?
Sadece vatan olması. Tüm soyağacım burada. Atalarımın mezarlarını size gösterebilirim. Çocuğumun da burada benim mezarımın başında dua edebilmesini istiyorum. Sorun Azerilere, bana birkaç kuşak geriye giden mezar gösterebilirlerse tüm iddialarımdan vazgeçeceğim.
PETROSYAN GİBİ GİDER
Bu tavrı değiştirmek için ne yapıyorsunuz? Örneğin bu konuda yıllardır çalışan ve ABD, Rusya ile Fransa’dan oluşan Minsk Grubu var. Size bir faydası oluyor mu?
Pediyodik olarak Minsk Grubu ile bir araya geliyoruz. Aynı şeyleri onlara da söylüyoruz: 1988’den beri tüm çabalar sonuçsuz çıktı çünkü bizi sürece dahil etmediler! Her ne kadar Ermenistan ile birçok alanda işbirliğimiz var desem de bu, Ermenistan’ın bizim yerimize karar vereceği anlamına gelmiyor. Buna hakkı yok ve bunu yapmaya yeltenirse sonuçlarına katlanır. Bu nedenle Levon Ter Petrosyan devlet başkanlığından istifa etmek zorunda kalmıştı. (1998’de Petrosyan Karabağ’ın etrafındaki tampon bölgeden çekilme sözü verdiği için büyük baskı altında kaldı ve istifa etti).
l Sarkisyan’ın da sizin onayınız olmadan bir söz vereceği konusunda şüpheniz var mı?
Hayır, yok. Bizim onayımız olmadan Karabağ konusunda herhangi bir taviz sözü verilmeyecek.
Yıkılmış bir şehrin hüzünlü hikayeleri
Arka plan
Savaş tarafların aynı hikayeleri, yalnızca kendilerine özgü zannederek anlattıkları bir ‘trajediler zinciri’. Birbirine düşman edilmiş, birbirine öcüleştirmişlerin acılarını bitirmek için karşı tarafı lanetlediği bir akıl tutulması. Bir zamanların ‘Kafkas kültür başkenti’nde rastladıklarımız da aynı hikayeleri anlatıyor, Karabağ’ın ücra köşesinde bulduğumuz Azeri kadın da…
Bugün Azerilerin ‘Şuşa’, Ermeniler’in ‘Şuşi’ dediği kentten başlayacağız hikayemize. Burası bir sembol. Sovyetler zamanında Kafkaslar’ın incisi kabul edilen şehir, sanatçıları kendine çeken bir ‘cazibe merkezi’ydi. Bugünkü halini görünce yaşananları tarife pek de gerek kalmıyor.
Şuşa (Şuşi) tam bir hayalet şehir. Zamanında 400 bin olan nüfus, bugün 4 bini bile bulmuyor. Karabağ’daki çatışmaların en büyük ibret noktalarından.
Burada Karabağ göçmenlerinden sorumlu Sarasap Saroyan ile yaptığımız söyleşiyi okuyacaksınız. Ardından oğlunu ve eşini savaşta kaybetmiş Flora Hambardzumyan’ın hikayesine tanık olacaksınız.Ve bu ‘kırık’ tabloyu mevcut durumla kıyaslamak için sözü de facto Ermeni yönetiminin Dışişleri Bakanı Georgy Petrosyan’a bırakacağız.
Yıkılmış bir şehrin hüzünlü hikayeleri
Burası işgal altındaki toprakların paylaşılamayan şehri. Ermeniler Şuşi, Azeriler ise Şuşa diyor. Savaştan sonra tek bir Azeri’nin kalmadığı hayalet şehre yerleşen Ermenilerin hayatları da harabeye dönmüş
Stepanakert (Hankendi)’den bir taksiyle yola çıkıyoruz. Nefis dağ manzarası içinden geçtikten sonra rehberimiz ‘İşte’ diyor neredeyse tamamı yıkılmış evleri göstererek: Burası Şuşi. Şehrin belediye binası olduğunu öğreneceğimiz harabe haldeki bir binanın önünde taksiden iniyoruz. O sırada binadan Sarasap Saryan dışarı çıkıyor.
Saryan, Karabağ bölgesine çatışma döneminde göç edenlerden sorumlu direktör. Bize hayalet şehri dolaştırırken kendi hikayesini anlatmaya başlıyor: ‘Bakülüyüm. Çok güzel bir hayatım vardı. 1980’de Rusya’da, önce askere sonra da üniversiteye gittim. Mühendislik okudum ama mezun olmadan Sumgayit’teki kıyımlar başlamıştı. 1988’de evime dönerken Bakü havaalanında Azeriler Ermenileri gösterip, sırtını dönüyordu. Bir şeyler olacağını hissettim ve aileme hemen Azerbaycan’ı terk etmelerini söyledim. Her şeyi geride bırakıp Karabağ’a geldik. Ama Bakü ile Karabağ bir mi? Burası daha çok tarım bölgesi. Oysa biz şehirliydik.’
AZERİLER DE ACI ÇEKTİ
Saryan ‘Buraya ilk dalgada gelenler, evlere yerleşmişti. Biz, Stepanakert’te bir apartman dairesini iki-üç aile paylaşabildik’ diyor ve konuşmasına şöyle devam ediyor: ‘Sanma ki bu anlattıklarım yüzünden Azerilerden nefret ediyorum! Olur mu hiç öyle şey! Onlar da aynı acıları çektiler. Ben Azerilere değil, Bakü politikalarına, Haydar Aliyev’e kızıyorum!’
Saryan’ı dinleyince insan sanki tek bir Azeri ölmemiş, Ermeniler hiç kimseye zarar vermemiş yanılgısına kapılıyor. Oysa şehir, bunun doğru olmadığının en büyük kanıtı. Kent nüfusunun yüzde 70’den fazlasını oluşturan Azeriler bugün yok. Çoğu ya öldürülmüş, sağ kalanlar ise kaçmış. Saryan, bunu ‘Ermeniler kendilerini savundu. Hayatta kalmak için şehri ele geçirdi’ diyerek ‘tek tarafın gözüyle’açıklıyor.
Şehirde nüfusun yarısından fazlası göçmen. Meğer göçmenleri ikiye ayırıyorlarmış: Karabağ’ın içinden ve dışından gelenler. Şuşi’de göçmenlerin çoğu Karabağ’dan. Saryan’ın ‘Gelin bir eve konuk olalım’ teklifi üzerine yola koyuluyoruz. Bu hayalet kentte gittiğimiz ev tam bir enkaz. Evin bahçesinde tavuklar, köpekler var. Ölümün içine bir hayat kurmuşlar… Acıların üzerine yarım yamalak da olsa mutluluk…
OĞLUMU VE KOCAMI SAVAŞ ALDI
Burası Flora Hambardzumyan’ın evi. Aile 1988’de Fizuli’deki evleri yakılınca apar topar kaçıp, Stepanakert’e gelmiş. Türk olduğumuzu duyunca Flora Hanım’ın yüzünden bir gölge gelip geçiyor. Gözlerimin içine bakıp ‘Evime gelen ve bana gülen gözlerden zarar gelmez’ diyor ve başlıyor anlatmaya: ‘Stepanakert’e kaçtığımızda başka ailelerle ortak evlere yerleştik. 1992’de bize Şuşi’deki bu evi verdiler. İki oğlum vardı. Biri öğretmen. Çatışmalar başlayınca savaşa gitti. Aylarca bekledik haber almak için. Sonra duyduk ki Martakert’te ölmüş. Bunu duyan kocam üzüntüden kalp krizi geçirdi. Onu da kaybettim. Bu savaşta 30 yıllık yuvam, oğlum, eşim, evim, her şeyim yok oldu. Burada diğer oğlum ve ailesiyle yeni bir yaşam kurduk. Ama eskiler unutulur mu?’
Unutulmaz herhalde. En azından Flora Hambardzumyan’ın gözleri öyle söylüyor. Bize evi gezdiriyor. Gelini sofrayı hazırlıyor. Flora Hanım bize kendi arılarının balını, ev yapımı reçel, ekmek ve yoğurt ikram ediyorlar. Vedalaşırken uzun ve içten sarılıyorlar.
TEK SEÇENEK SAVAŞMAK
Georgy Petrosyan işgal altındaki Karabağ’da ‘sıradışı bir politikacı’ olarak tanınıyor. Petrosyan’la söz verdiği tarihten bir gün önce, Karabağ’a varır varmaz bir araya geldik. Vize almak için Dışişleri Bakanlığı’na gittiğimizde. ‘Yarını beklemeyelim, haydi şimdi yap röportajı’ dedi ve anlatmaya başladı…
Siz ‘Bu topraklar bizim. Kanıtı da buradaki yüzlerce yıllık Ermeni kilise ve manastırları’ diyorsunuz, Azeriler ise ‘Hayır o manastır ve kiliseler bizim atalarımız olan Hıristiyan Arnavutların’ diyor…
Bu tez doğruysa Azeriler, bana nasıl İslam’a döndüklerini açıklamalı. Bu topraklarda İslam 1000 yıldır var. Bir gün ‘Atalarımız Türk’ diyorlar ertesi gün ‘Atalarımız Arnavut’. Artık bir kara versinler! Hıristiyan Arnavutların torunları olduklarını düşünelim, krallığın en önemli tapınaklarından biri Gandazar Manastırı ki bu da krallığın kuzeye doğru çok daha geniş bir coğrafyada bulunduğunu söylüyor. O zaman Azeri komşularımız Rusya’dan da toprak istesinler. Bakın ‘Komşularımız’ diyorum. Biz hiçbir zaman düşman demiyoruz.
Türkiye ve Ermenistan arasında yaşanan yakınlaşmada ‘Karabağ’da çözüm’ sıkça telaffuz ediliyor. Buradan çözüm nasıl gözüküyor?
Burada bir savaş oldu. Bunu inkar edemeyiz. Bugünkü durum o savaşın sonucu. Değişiklik olacaksa bu önce bize sorulmalı. Benim sorunumu bensiz çözmeye çalışıyorlar. Bize sorulan bir şey yok henüz.
Sorulacağı yönünde umudunuz var mı?
Kesinlikle var. Sorulmazsa buralardan kaçamayacağımıza göre tek seçeneğimiz savaşmak olacak.
Ermenistan kendi çıkarı uğruna sizin adınıza söz verirse ne olacak?
Hele bir denesinler. Biz zor hedefiz demek istemiyorum ama insan çocuğunu satar mı?
Satarsa Ermenistan’dan bağımsız bir Karabağ ordusu var mı?
Tabii ki var. Ama Ermeni ordusu ile yakın işbirliği içindeyiz. Hatta Karabağ ordusu Ermenistan ordusundan önce kuruldu. Üstelik Karabağ’ı sadece buradakilerle sınırlı düşünmeyin. Diasporada çok güçlü insanlar var. Dünyanın dört bir yanında, dünya politikalarını etkileyecek konumda Karabağ Ermenisi var.
KÜLTÜR MERKEZİYDİ KÖY OLDU
Şuşi ya da Azerilerin dediği gibi Şuşa, çatışmalar başlayana kadar Karabağ’ın en büyük kentiydi. 1800’lerde Rusya’nın ele geçirdiği şehir o dönemden beri Azeri kültürünün yeşerdiği önemli merkezlerden biri. Çatışmalar öncesinde kentin nüfusunun yüzde 70’den fazlasını Azeriler oluşturuyordu. Bugün ise tek bir Azeri yok. Şehir, Ermeni ve Gürcüler için de önemli bir merkez olmuş. Şehirde 18. yüzyılda bir Ermeni prensliği hüküm sürüyordu. Tartışmalar da burada farklı dönemlerde farklı egemenliklerin hüküm sürmesinden kaynaklanıyor. Şuşa (Şuşi) bugün tek bir otelin bulunduğu, adeta bir hayalet şehir…
25.11.2009

Akgün Medya