TOPLUMSAL ARABULUCULUK’ TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİNDE NEDEN ÖNEMLİ?
Tuesday, 29 April 2008 – Dr.Göknur Akçadağ
Çekingenlerle yüreklileri eşit koşullarda bir araya getiren üçüncü bir faaliyet türü vardır. Bunu yapanlar arabuluculardır. Arabulucular kendi kişisel yeteneklerinin üstüne de çıkabilir, büyük işler başarabilirler. Bir düşünür, Zeldin şunu diyor: “arabuluculuk yapmak, başkaları üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaktan ya da hak ettiğiniz değeri görmek için savaşmaktan daha umut verici bir çabadır.” Arabuluculuk işini ilk üstlenenler rahiplermiş sonra tüccarlar arabuluculuğa başlamış. Sıradan insanların hayal güçlerine seslenemedikleri için rahipler kadar başarılı olamamışlar. Arabulucuların kıymetinin bilinmesi için uzunca bir sürenin geçmesi gerekmiştir. Bir soruna farklı açıdan bakmanın o soruna karşı nasıl tavrınızı değiştirebildiğine ilişkin örneklerden biri arabuluculardır. Kimya literatürüne katalizör teriminin girişi, iki maddenin birleşmesinin genellikle bir üçüncüsünün varlığıyla mümkün olduğunun ortaya konulması 1853’te Baron Berzelius ile olmuştur. Böylece 3. madde birdenbire önem kazanmıştı.
Kataliz durumundaki arabulucu insanların bağımsız bir durumları ve amaçları vardır. Yeni durumlar yaratabilirler ve kendilerine gösteriş payı çıkarmaksızın insanları bir araya getirmeye, ortak noktalarda buluşturmaya çalışırlar. Hatta onların hayatlarını değiştirebilirler. Değişen dünyayı etkilemek isteyen bu yaratıcı rol adayları toplumsal rollerde boy göstererek, davaları bağımsız üstenebilirler. Musa bin Meymun, Kararsızlar İçin Akıl Klavuzu adlı kitabında, “bir arabulucunun belirleyici özelliği tevazu sahibi olmaktır, düşmanları ortadan kaldırmak için militer hayalleri reddetmektir” demekte. Doğu-Batı etkileşimi, kültürler ve ekonomiler arasında arabulucuların sayısını artırmıştır. Özellikle seyahat etmenin evrensel bir zevke dönüştüğü günümüz dünyasında, arabulucuların önünde yeni dünyalar açılmıştır.
Benzer şekilde, bilimsel ilerlemelerin pek çoğu da, kendi disiplinlerinin sınırları dışında ortak alanları keşfeden, bunu göze alan, bilginin farklı alanlarına ait öngörülerini söyleyebilen arabulucular sayesinde gerçekleşmektedir. Klasik tarihçilik dışında farklı disiplinlerle de çalışabilen, araştırdığını büyük kitlelere anlatmaya çalışan, ortak alanları keşfeden ve bunu topluma yansıtabilen tarihçilerin arabuluculuğu gibi. Mesela müzik de sınırlarını aşabilmek için arabuluculara ihtiyaç duymuştur. Bugün Doğu ve Batı müzikleri arasında arabuluculuk edenler, farklı sonuçlar almaktalar. Geçmişin tüccarları günümüzün işadamları ve bilimsel arabulucuları, kendilerini harekete geçirecek başka arabuluculara da ihtiyaç duyabilirler. Bu “yeni bakış açısı” demektir. Bu yeni bakış açıları bizi bir dizi küçük tepkimeye sokar. Arkhimedes’in bana bir dayanak noktası verin dünyayı yerinden oynatayım” sözü arabulucular için uygun bir ilkedir. Çünkü güç olanı yerinden oynatmanın püf noktası zora başvurmak değil, farklı iletişim açıları bulmaktan geçer.
Emir vermekten de almaktan da hoşlanmayan arabulucular, günümüzde daha da önemli oldular. Özellikle diyalog unsurunu çok odaklı olarak harekete geçirdiler. Çelişkilerin çemberinde yer alıp, kıvrak düşünme ve spontan davranışlarla çareler aradılar. Yaratıcılıkla desteklenmiş bir tasarım oluşturabilmek ve bunu toplumsal arabuluculukta kullanmak için ticaret, kültür ve sanat paylaşımlarının konuşulmaktan çok pratiğe dönüşmesi gerekiyor.
Milletler birbirlerinin damarına basmayı bırakmalı…
Hoşgörü, modern çağın ürettiği bir çözüm değildir ve milletlerin, ırkların, dinlerin bir arada yaşamalarında önemli rol oynamıştır. Kökleri tarihin çeşitli coğrafyalarına uzanmakla birlikte, her milletin ata mirasında da yer almaz. Fakat bu geçmişte her devletin, dinin, unsurun öngördüğü bir yaklaşım da değildi. Hoşgörünün sorunları çözmede yetersiz kalmasının nedeni eskiden de vardı şimdi de var. Irksal, siyasi, dini hoşgörü hakim olsa bile, insanlar ve toplumlar birbirlerinin damarlarına basmaktan geri durmayacaklar, birbirleriyle kavgaya devam edecekler. Ermenilerin milliyetçi cephesinin alışageldik eylem ve söylemlerle damara basma arzusu tükenmiyor. Yaptıkları çalışmalarla geçmişinde soykırım suçu işlemiş muamelesini tek taraflı hükmen kabul edip, adeta sınıfın köşesinde tek ayaküstünde bekletilmesi veya çeşitli tasarılarla tartışılan bir tarihi süreci hukuki suça dönüştürmek için Avrupa ve ABD’de yoğun çaba gösteren Ermenilerin milliyetçi cephesinin çabaları, iki taraf için umutsuzluk olmamalı. İki taraf için de diyorum, belki çok iyimser bir yaklaşım olarak. Çünkü iki taraf arasında diyalog köprüsünü sağlam tutmak için yıllardır çaba gösteren, yukarda anlattığım katalizör zemine uygun bir duruşu olan Türk – Ermeni İş Konseyi Başkanı Kaan Soyak, Ermenilerin içinde de tasarıların başını çeken aşırı milliyetçi diaspora dışında ılımlı olanlar bulunduğunu ama, başka yol bulamayan ılımlıların gidişatı sessizce desteklediğini belirtiyor. 1996’da Türkiye ile Ermenistan arasında ilişki kurulması ilk kez gündeme geldiğinde, iki ülkenin devlet başkanlarının kararıyla ortak bir iş konseyi kurmaya karar verilerek, aradaki iş ilişkilerini koordine etmesi hem de iki ülke arasında güvenli bir haberleşme koridoru oluşturması fikrinden hareket edilmiş ve Mayıs 1997’de Karadeniz Ekonomik İş Birliği İş Konseyi bünyesinde kurulması prosedürü ile Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi (TABDC) kurulmuş.
Düşmanlığın derinlerdeki kökü nasıl kurutulur?
Hindistan’da Gandhi, dört tümen askerin güçlükle başaracağını ikna gücüyle başarmış, Müslümanlarla Hinduları kucaklaştırmıştı fakat geçici bir başarı olmuştu. Çünkü insanlar önyargılarından geçici olarak kurtuluyorlar tekrar nefretlerini, eski hesaplarını ortaya döküyorlardı. Tarafların birbirini tanımaması bu geçici baharın kısa sürüşüne neden olmuştu. Çünkü Gandhi, Müslümanları yakından tanımayı başaramamıştı. O yüzden sadece hoşgörü ile de sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir. İşte bu yüzden diyalog kapıları zorlanmalı ve pes edilmemeli. İki toplum birbirini farklı yönleriyle tanımaya çalışmalı. Ermeni diasporasının milliyetçilerinin engellemeye çalıştığı iki tarafın ortak hareketleri, mesela en basitinden Türk-Ermeni öğrencilerin ortak düzenledikleri konseri bile baskıyla iptal ettirmeleri karşısında, yine de yine de yeniden çabaya devam edilmeli. Ortak alanda toplananlar çoğalmalardan ümidimizi kesmeyelim. Yıllar sonra yazdığım bu yazıya, “ne kadar da iyimser bakmışım” demeyeyim.
Türk-Ermeni ilişkilerinde diyalog neden önemli?
Geçmişle önyargılı hesaplaşma davranışı düzelmedikçe, yeni vizyonlar nasıl yaratılabilir? Tarafların birbirlerini iyi anlamalarını sağlamak gerekiyor.
Bugün Ermeniler, geçmişe ait bilgilerinin dokunulmaz hale getirdikleri bağlılıklarını, bugünkü gereksinmelerini ve geleceklerini yeniden gözden geçirmedikçe bu nasıl olacaktır?
Ermeni diasporasının ılımlı arabulucuları cesaretli olmak durumundadır. Aynı şekilde Türklerin de Ermenilerle bağlantılarda geçmişten bugüne çoğu çabanın karşılıksız kalmış ve “gelin konuşalım, çalışalım, karşılıklı ortaya koyalım” çağrıları geri çevrilmişse de, buna devam edilmeli, Türkler ve Ermenilerin bir arada yaşamasının savaş dönemi dışındaki süreci paylaşılmalıdır. İş dünyasında, bilimsel anlamda, eğitimde, öğrenciler arasında, en önemlisi de iki devlet arasındaki ilişkilerde, tarihi süreci kendi iddiası çerçevesinde öne sürme ve soykırım iddiası üzerine kurulu bir politikadan vazgeçilmesi gerekir. Bunu herkes söylüyor ama nasıl? Yine çok iyimser hissediyorum kendimi ama umutsuz değil.
Bir siyasi karar ve diyalog, Kıbrıs’ın su konusunda karşı karşıya olduğu trajik durumu tamamen değiştirme yolunda…
Bir süre önce Kıbrıs Rum yönetiminin eski Çevre Bakanı Kostas Themistokleus, ”Adada barış şartlarına sahip olsaydık Türkiye’den su getirecektik” derken, artık bu gerçekleşecek gibi görünüyor. Rum hükümetinin Yunanistan’dan ve başka ülkelerden su almasının imkansız olduğunu söyleyerek “su sorunu olmayan ve bize yakın olan tek ülke Türkiye’dir. Barış şartları olsaydı Türkiye’nin bize su vermesi mümkün olabilirdi, ancak bu şimdi olamaz” derken son günlerde farklı gelişmeler oldu. Rum Tarım, Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakanı Mihalis Polinikis de geçtiğimiz günlerde “Dünya Su Günü” dolayısıyla dün düzenlenen bir etkinlikte yaptığı konuşmada, su rezervi dramatik şekilde azaldığını, mevcut 28 milyon 500 metreküp su miktarının az olduğunu ve 2008’de Kıbrıs Rumlarının susuzluk sorunu yaşayacağını ifade etmişti. Yüksek maliyetli tuzlu suyu arıtma yöntemi dışında, Türkiye’den su getirebilme seçeneğini “kapı açılma” girişiminin devamı olarak gündeme taşıdılar ve son haberlere göre bu gerçekleşme yolunda. Barış suyu projesi denilen, Türkiye’den Kıbrıs’a denizaltına döşenecek borularla su getirilmesi girişimi, bir başka örnek. İlişkilerin diyalogla ne noktalarda çözüme dönüşebileceğini gösterme açısından. Alarko şirketi, fizibilite çalışmasını başlattı, Türkiye’den KKTC’nin Güzelyurt bölgesine, denizaltına döşenecek borularla su taşıma planını sundu, suyu taşıyacak ortaklık şirketi kurmaları amacıyla Kıbrıslı Türk ve Rumlarla temas yapıldı. Alarko’nun kapsamlı projesini hayata geçirmek için siyasi düzeyde müzakere ettiği, şirketin temsilcilerinin kısa süre önce Kıbrıs’ta planı sunduğu, planın Türk hükümetine de sunulduğu ve onaylandığı, 8,5 milyon dolarlık maliyetli projenin hayata geçmesi için Rumlardan heber beklendiği ilgili haberde öne sürülüyor. ”Bir siyasi karar, Kıbrıs’ın su konusunda karşı karşıya olduğu trajik durumu tamamen değiştirebilir”. Ortaklık şirketine katılmakla ilgilenen Kıbrıslı Rumlar da tam bilgi edinebilmek için Alarko Alsim’in merkezinin bulunduğu İstanbul’a ve sonra Türk hükümet yetkilileriyle görüşmek için Ankara’ya ve suyun getirtileceği Manavgat’a gideceklermiş. Habere göre, Türkiye’den getirilecek olan sulama suyu, denizden arıtılan suyun yarı fiyatına mal olacakmış. Umutsuz olmayalım derken, işte umutsuz olunmaması için Kıbrıs’taki gelişmeler bu yönüyle iyi bir örnek.
Milletler ülkeler arasında, komşular arasında siyasi, ekonomik, sosyal ilişkiler ağı her zaman arzu edildiği şekilde yürümüyor. Amerika’da sıradan bir Amerikalı ile 3 dakikalık sohbetin ilk cümlelerinden birisi, “biliyorum ülkenizi, komşularınızla çok sorununuz var” şeklinde bir yaklaşımla ifade ediliyor. Komşuluk ilişkileri tek taraflı bir çabayla iyi seviyede yürüyemeyeceğine göre, tarihsel ve çıkarsal (yazar uydurmasıdır) gerekçelerle, sürekli yaşatılan gerginliğin milletlere ne faydası vardır?. Özellikle çok uzak diyarlardan, okyanus ötesinden sürekli canlı tutulan suçlayıcı- diyaloğa kapalı duruş politikasının kime ne faydası vardır? Bu sektörü yönlendiren Ermeni diasporasının Ermenistan’a hükmetmesi yerine, demokrasinin hakim olduğu ve Ermenistan’ın normal komşuluk ilişkilerinin hakim kılındığı bir süreçle mümkün olabilir. Prof.Hasan Köni, “sözde soykırımı iş alanı yaratmış. Bu iş 75-80 milyon dolarlık bir endüstri. (Eğer bu gün soykırımını kabul etsek en aşağı 20 bin Ermeni işsiz kalacak.) Kitaplar yazıyorlar, toplantılar yapıyorlar, para aktarıyorlar ve heykeller dikiyorlar“ derken, Ermeni diasporası sektörünün durumuna da dikkat çekiyor. Bir konferansında söylediği noktaya da dikkat çekmek gerekiyor. Neden 3. ülkelerin Türkiye ve Ermenistan konusuna müdahil olduğunu görebilmek açısından. 1993’lerde Rusya bölgeye ağırlığını koyarak Ermenistan’ı Karabağ konusunda kışkırttığını, o sırada Türkiye’nin Ermenistan ile ilişki kurma denemeleri yaşandığını, Türk grubuyla görüşen beş kişinin sonradan Koçaryan döneminde Ermenistan meclisinde yer almadığını ifade ediyor. Çünkü Ermenistan Türkiye ile ilişki kurduğunda, Rusya o bölgeyi kaybedecekti derken bu görüşmeler ve arkadaşlıklarla Ermenileri yanımıza çekmemize izin vermediler, diyor.
Bilindiği gibi Türkiye ile ilişkilere önem veren bir siyasi lider olarak Ter Petrosyan dönemi üstü kapalı bir darbeyle istifası sağlanarak sonlanmış, yerine geçen Koçaryan aşırı milliyetçiliği temel alan bir strateji uygulamaya başlamıştı. Ermenistan’da geçen Şubat’taki seçimlerden sonra Serj Sarkisyan iktidara geldi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yeni Ermenistan liderine hemen bir kutlama mesajı gönderdi, ardından Dışişleri Bakanı Ali Babacan da, Ermenistan’da yeni Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan’a, atanmasından hemen sonra 19 Nisan’da, benzer bir mesaj gönderdi. Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmeye hazır olduğunu bildirdi. Önceki günkü demecinde de diyalog kapısını açık tuttuğunu belirtti. Bu arada Nalbandyan da, Ermenistan’ın “önkoşulsuz olarak” ilişkilerin normalleştirilmesini istediğini, yapıcı diyalog ve bütün sorunları çözmek için içinin pozitif bir şekilde doldurulması gerektiğini söyledi. Bu çok önemli bir gelişmeydi. Fakat Ankara ve Erivan arasında karşılıklı mesajlarla başlayan süreç 24 Nisan gösterilerinde Türk bayrağını çiğnemek gibi eylemlerle gölgelenmemeliydi. Ermenistan lideri, bir yandan 1915 olaylarının uluslararası toplum tarafından soykırım olarak tanınması ve kınanmasının, kaçınılmaz olarak Ermenistan dış politikasının parçası olmaya devam edeceğini vurgulayarak, Ermenistan Cumhuriyeti’nin, tarihi adaletin yerini bulması yönündeki çabalarını iki katına çıkarması çağrısında bulundu. Diğer yandan bugün takip ettikleri hedefin intikam ve düşmanlık hisleri içermediğini iddia ederek “yarından itibaren Türkiye ile ilişkileri normalleştirmeye hazırız” dedi. Böylece hem siyaseten insanlara duymak istediklerini söyledi, diğer yandan ilişkilerin normalleşmesinden bahsetti. Ermenistan’da ve yurtdışındaki gösterilerde olanlar da sürpriz olmadı, gösteriler her yıl olduğu gibi aşırılıklarla icra edildi. Bu gösteriler, diyalog kapılarını kapamamalı ve kindar kitleyi dizginlemek konusunda Ermenistan hükümeti farklı davranmalı. Hem önkoşulsuz olarak iki devlet arasındaki ilişkilerin normalleşmesinden bahsedip, birkaç gün sonra da devlet görevlileri gösterilerde aşırılıkların içinde yer alınca, söylemler sorgulanıyor. Artık yeni bir tavır gerekiyor ve toplumları birbirine düşürmekten başka bir işe yaramayan agresif açıklamalardan insanların ne denli bıktığını görmek gerekiyor.
Diyalog neden önemli derken, Türkiye ve Ermenistan’ın bu diyaloğu yeniden şekillendirmesi, diaspora Ermenilerinin baskısından kurtarması gerekir, iki ileri bir geri temposunun kimseye bir faydası olmadı. Ermenistan’ı gören insanlar, eski bir film seyrediyormuşçasına izlenim edindiklerini söylemekteler. Türkiye’nin Ermenistan’a sağlayacağı komşu ülke açılımı, Ali Babacan’ın önceki gün Ermenistan ile ilişkiler konusunda söylediklerini de göz önünde bulunduracak olursak, bu gelişmeler yeni dönemin başlangıcı olabilecek mi?
TABDC Başkanı Kaan Soyak ANKA’nın Türkiye-Ermenistan ilişkilerindeki yeni döneme ilişkin sorularına verdiği cevapta, “Geçmişte Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde önümüzdeki en büyük engel diasporanın olumsuz tutumuydu. Şimdi yeni yönetim tarafından yeni bir sayfa açılmak isteniyor. Adımlar her iki taraftan ne kadar hızlı atılırsa, diasporanın aşırı milliyetçi sesi olan kesimin Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasını engellemesinin önüne o kadar çabuk geçebiliriz” demekte. Aynı zamanda Soyak, Ermenistan halkının Türkiye ile dostluk istediğini, Türkiye-Ermenistan ilişkilerindeki normalleşmenin Kafkaslardaki diğer sürüncemedeki sorunların çözüm yoluna girmesine de yardımcı olacağını belirtiyor. Umalım ki söylediği gibi olsun. Özellikle ABD Türk toplumunu yaşadıkları yerlerde derinden etkileyen bu konu, Kıbrıs Rum kesimi ve Türkler arasındaki olumlu gelişmeler cephesi gibi, Türkiye Ermenistan ilişkilerinin düzelmesi ve iki tarafa fayda sağlayacak projelerle farklı yola girsin.
Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, 24 Nisan nedeniyle Hürriyet’e yaptığı değerlendirmelerde, Hrant Dink’in öldürülmesinin, Ermeni meselesinin çözümüne vurulmuş en büyük darbe olduğunu, yaşamış olsaydı, en iyi diyalog kurabileceği kişi olduğunu, Dink’in bütün konuşmalarını desteklemese de son zamanlarda bazı tespitlerinin aşağı yukarı kendi tespitleriyle uyuştuğunu ifade ediyor. “ konferans vermesi için Tarih Kurumu’na davet etme fikri vardı. Ama nasip olmadı. Yüz yüze görüşmüş olsaydık, zannediyorum ki bir çok konuda Ara Sarafyan gibi birtakım kişilerden daha çok anlaşabilecektik. Hatta Dink’in bazı söylediklerine Ermenistan da karşı çıkıyordu. Ben Agos gazetesini sürekli okuyordum. Ama şunu belirtmeliyim diyalog kurabileceğimiz en önemli kişi maalesef öldürüldü” diyerek, dikkat çektiğimiz “arabuluculuk” konumuna ve diyalogun önemine dikkat çekiyor.
Bir Başka Tarihçi Tespiti: Mağdur statüsü kimlik vermez!
Tarihçi buluşmalarının yanı sıra iki toplumu bir araya getirecek sosyal organizasyonların yapılması gerektiğine dikkat çeken Ermeni asıllı Fransız araştırmacı Isabelle Kortian’ın”Tarihçilerin kararını beklememize gerek yok. Birbirimizi tanımıyoruz. Yan yana ya da uzakta, fakat birbirimizden habersiz. Kafalarımızda klişelerle dolu temsillerle büyüdük. Artık birbirimizi tanımayı öğrenmemiz lazım..Ermenistan `ın da Türkiye ile iyi bir komşuluk içerisinde yaşaması lazım. Bu çok açık” demesi arabuluculuğun güzel bir örneği. Diyalog konusunda düşüncesini Paris’te okuyan Türk doktora öğrencileriyle bir araya gelerek uygulamış. Diasporadaki Ermenilerin Türkiye karşıtlığı üzerine kimlik inşa ettikleri eleştirisine de “Mağdur statüsü kimlik vermez” diyerek, diasporadaki bazı kişilerin aşırı söylemlerinin bütün Ermeni toplumunu değil sadece kendilerini bağladığını, fakat ne yazık ki bunların öne çıkarıldığını da ifade etmesi önemlidir. I. Kortian çok objektif bakışıyla, aynı coğrafyada yaşamış insanların ve iki komşu devletin “olması gereken” durumuna dikkat çekiyor.
Az sayıdaki cesaretli bu araştırmacıların düşünceleri önemli fakat gelin görün ki, bırakın Türk araştırmacıların kesin delillerle ortaya koydukları “soykırım olmadı ve tarihi bir süreç çarpıtılıyor sadece taraflı yazılmış anılara, propoganda eserlerine dayandırılıyor, yaşanan sürecin savaş ortamı olduğu, tehcirin bu şartlarda gerçekleştiği ve Türk-Ermeni herkesin zarar gördüğü bir dönem olduğu” şeklinde yabancı akademisyenlerin çok ciddi emeklerle ortaya koydukları düşüncelere ve eserlere bile tahammül gösteremeyen, “soykırım olmadı” demenin suç olduğu şeklinde trajikomik bir antiözgürlükçü tutumlar yoluyla, mahkeme boyutlarına taşınan, yargıçların tarihçi gibi hüküm vermeye kalktığı izahı bile insanı isyan ettiren bir yapıyla da karşı karşıyayız. Gerçeklerden kaç göçle sadece “kabul edin” baskısıyla bunun süremeyeceğini görmek zorundalar. Diyaloglar artmalı ve tarihçiler karar versin tutumunun eyleme geçirilmiş haliyle, kesin adımlar atılmak suretiyle, aşamalar gerçekleşmelidir. Uluslar arası arenada Ermenilerin yıllardır günden güne yoğun propoganda çalışmalarının bir sonucu olarak, Türklerin “Ermenilere soykırım yapanlar olarak gösterilmesi, tarihinizle yüzleşin suçlusunuz! edasıyla yargıya ön kabulle varıp, bunun tartışılmasını istemeyen” yapı ile her türlü kanalları kullanarak, gecikmeden gerçekler ortaya koymalıdır.
Avrupalılar ve Amerikalılara sadece Ermeni milliyetçilerini dinleyip, Türkleri dinlemeyi reddetmelerinin kendi temel prensiplerinin ihlali olduğu anlatılmalıdır. Konunun üstad uzmanlarından Prof. Justin McCarthy’nin de sözleriyle yazımı tamamlamak istiyorum. Bakın neler söylüyor ünlü tarihçi: “Bu davranışla Türklere karşı ayrımcılık yapmaktadırlar. Bazı Türkler, kendilerinin kötü bir şey yaptığını tamamen reddetmektedir. Ilımlı Türkler (büyük çoğunluk) savaş zamanı kimsenin tam anlamıyla masum olmadığını kabul etmektedirler. Ilımlı bir Ermeni görüşü henüz hiç görülmemiştir. Nadiren de olsa bazen, Ermeni milliyetçileri, hatanın Ermenilerde olduğunu kabul etmektedirler. Türkler arşivlerinin çoğunu açmışlardır ve arşivlerin tamamının açılması için çalışmalarını sürdürmektedirler. Ermeni arşivlerine erişim yoktur. Taner Akçam’ın kitapları Ankara ve İstanbul’da kitapçılarda satılmaktadır. Benim yazdığım kitapları Erivan’da bulabileceğinizi sanmıyorum. Türkler, Ermeni-Türk Sorunlarını tarihçilerden oluşan bir komisyonun araştırmasını istemişlerdir. Ermeniler bunu reddetmiştir. Ermeni akademisyenler akademik tartışmaya girmeyeceklerdir. Ermenilerin siyasi baskısı, Amerika’daki televizyon kanallarının yarısını Ermeni yanlısı tartışma programını yayınlamamaya zorlamıştır Ermeniler kendileriyle aynı görüşte olmayan akademisyenlere karşı Avrupa ve Amerika’da kampanyalar başlatmışlardır. Türkler böyle bir şeyi hiç yapmamışlardır. Hatta, Türk üniversitelerinde Ermeni soykırımı olduğunu iddia eden profesörler vardır. Ermeni milliyetçileri tüm siyasi güçlerini tartışma ortamını sonsuza dek yok edecek kanunlar geçirtmek için kullanmışlardır. Kendileriyle açıkça aynı fikirde olmayanları hapse atabileceklerdir. Konuşma özgürlüğünü reddettirmek için çok çalışanlar kimlerdir? Türkler değil. Akademik tartışmayı kim reddetmektedir? Türkler değil. Avrupa ve Amerikan gazeteleri bu haberleri neden yayınlamamaktadır? Neden Türkler doğruları yaptıkları için yerilmektedirler? Neden gerçeği ortaya çıkarmak için Türklerin gösterdiği çabalar hakkında sadece kötü şeyler yazılmıştır? Tüm bunların nedeni önyargıdır. Ermeni Sorunu sadece basit bir tarihsel anlaşmazlık değildir. Önyargıdır. Ermeni Sorununun ne olduğunu açıkça telaffuz etmenin zamanı gelmiştir. Özgürlüğe inananların İsviçre ve Avrupa Birliği’ne kendi koydukları yasalara saygı göstermeleri gerektiği çağrısını yapmalarının zamanı gelmiştir.” Amerikalılar ve Avrupalılar, mantıksızca, sadece Türklerin suçlu olması gerektiğini düşünmektedirler. Önyargının kökleri Orta Çağ’ın dini bağnazlığına kadar uzanmaktadır. Bu önyargı 1. Dünya Savaşı sırasında propaganda ile beslenmiştir. Bu zamanlarda Amerikalılar ve Avrupalılar Türk karşıtı ve Ermeni yanlısı propaganda dışında hiçbir şey görmemişlerdir. Bu insanlar 70 yılı aşkın bir süredir gazetelerinden ve okuldaki ders kitaplarından sadece Türklerin suçlu olduğunu okumaktadırlar. İnsanların günümüzde bile Türklerin suçlu olduklarına inanmasına şaşırmamak gerekir. Babaları, dedeleri, dedelerinin babaları gerçeğin bu olduğuna inanmıştır, bu nedenle söylenenler doğru olmalıdır.
Bu önyargı nasıl izah edilebilir? Bu bir konuya tüm açılardan bakmayı reddetmektir. Esasen, Türklerin suçlu olduğunu ilan ederek, bu konuyu incelemeyi tamamen reddetmektir. Bu önyargı mantıklı değildir, tamamen duygusaldır. Türkler için konuşan bir kişi ne derse desin, yargıcın onu güvenilmez olarak değerlendirmesi olabilir. Önyargı budur. Televizyon kanalları Ermeniler tarafından desteklenen veya yapılan birçok program göstermekte, fakat Türk tarafının lehinde herhangi bir program göstermeye yanaşmamaktadırlar. Önyargı budur. Ermeniler kendi görüşlerini öne sürdüklerinde, bunlar sorgulanmadan kabul edilmektedir. Türkler konuşmaya başladığında duymazdan gelinmektedir. Önyargı budur.
Eğer gerçekler bir gün bilinecekse, bu önyargı bilinmeli ve buna karşı çıkılmalıdır. Doğru tarihi anlatmak isteyenler, doğru tarihin duyurulmasını engelleyen önyargıya saldırmak zorundadırlar.”
İngiltere’de Times Gazetesinde verilen soykırım İlanda olduğu gibi; toprağa yarı gömülü bir kafatasının altında bir yazıyla “Hala gerçeğin gün ışığına çıkarılmasını bekliyoruz. Ve Türkiye`nin inkarından vazgeçmesini..”
Bilimsel olarak günışığına çıkarılan gerçekler “kafalarda yer etmiş” önyargılı düşüncelere uymayınca da, görmezden geliniyor.
30.04.2008
![turkiye_ermenistan_bayrak[1]](http://tabdc.org/wp-content/uploads/turkiye_ermenistan_bayrak1.jpg)
Akgün Medya