Home » News » Kayısı, Ermenistan, sinema ve gerçek isimlerimiz

Kayısı, Ermenistan, sinema ve gerçek isimlerimiz

 

Erivan sokaklarında dolaşırken Türkiye filmlerinin afişlerini görmek güzel. Çünkü İki taraflı, birbirini tanımazlık, tanımak istemezlik, hatta kendi içinde yarattığı imgeyi gerçekle karıştırmak iki siyaseti bir tarafa bırakırsak, toplumun da psikolojik sorunlarının başında geliyor.

Ermeniler için kayısı önemli bir meyve. Oldukça önemli. Neredeyse kutsal, hatta basbayağı kutsal. Ermenistan’da bağı bahçesi olan bir evde yaşayan herkesin ilk yaptığı şey, eğer yoksa oraya en az bir kayısı ağacı dikmek oluyor. Turistik pazarlarda satılan el yapımı kayısı çekirdeğinden küpeler, kül tablaları, hatta köylülerin ilk hasattan yaptıkları kayısı rakıları bir tarafa insanların diline pelesenk olmuş, “bir kayısı yersen, dokuz hastalıktan uzak kalırsın” ya da çok mutlu görünüyorsun anlamında “keyfin kayısı” sözleri aslında işin romantik tarafı. Tarihsel olarak bakarsak, Akadlar M.Ö. III. yüzyılda kayısıya ‘Armanu’ (yani Ermeni), Ermenistan’a da ‘Armani’ (Kayısı ülkesi) adını veriyorlardı. Mezopotamya’nın kadimlerinden Aramiler kayısı ağacına ‘Khazura Armenia’ (Ermeni elması ağacı) diyorlardı. Romalı General Lukullus M.Ö. I. yüzyılda Ermeni Kral Büyük Tigranes’e karşı savaştan sonra Ermenistan’dan Roma’ya kayısı fidanları götürüyor. Onları Roma’da yetiştirip ‘Ermeni eriği’ adını veriyorlar (Prunus armeniaca). Kayısı oradan bütün Avrupa’ya yayılıyor. XVIII. asrın önemli botanik bilimcilerinden Jean-Baptiste Lamarck’a bu meyvenin erik olmaktan ziyade yeni bir tür olduğuna kanaat getirip ona ‘Armeniaca Vulgaris’ adını veriyor. Kayısı İbn al-‘Awwam sayesinde XII. yüzyılda Arapça bir isme de kavuşuyor: “Ermenistan Elması”, ‘tufah al armani’. Bugün hâlâ literatürde kayısıya Latince “Prunus armeniaca” deniyor.

Ermenicede böyle bir renk var. “Kayısırengi”. Bu renk, Ermenistan Cumhuriyeti bayrağının üç renginden biri olduğu gibi aynı zamanda bir asilik nişanesi, öyle ki eski Ermeni krallıklarında bu renk kıyafetleri sadece seçkinler hatta bazı dönemlerde sadece krallar giyebiliyor. Kayısı, aynı zamanda gündemde de kalmayı başarabilen bir meyve Ermenistan’da, örneğin “Ermenistan’a Arap Baharı mı geliyor?” sorularını uyandıran Raffi Hovhanisyan eylemleri sırasında bu hareket “Kayısı Devrimi” olarak adlandırılmıştı. Aşağı yukarı her yıl köylüler kayısı alım fiyatları düştüğünden dolayı yapılan kronik “kayısı protestoları” da mevcut. En son kayısı gündeme bir iki gün önce Tarım Bakanı Sergo Karapetyan’ın, Ermenistan’da bir “kayısı müzesi” açılması fikriyle gündeme geldi. Unutmamak gerekir ki en çok kayısı ihraç eden ve başını Türkiye’nin çektiği ülkeler listesine Ermenistan giremiyor. Türklerin ceviz dalından yaptıkları ve ‘mey’ adını verdikleri çalgıyı Azerilerin dut ağacından yapıp, adına ‘balaban’ diyorlar, Dağıstanlıların ‘yastı balaban’ı kızılcık ağacından mesela, ama Ermeni usta Civan Gasparyan’ın içine sihir üflediği bu primitif enstrümanı, “duduk”u Ermeniler kayısı çubuğundan yapıyorlar. Kısacası kayısı sevdası Ermenilerin ruhuna işlemiş durumda.

Bu yıl onuncu yaşını kutlayan Ermenistan Uluslararası Altın Kayısı Film Festivali de ismini bu sevdadan, bu sembolden alıyor. Ünlü rejisör Sergei Paradjanov’un çok ses getiren ‘Narın Rengi’ filminden sonra, aslında “Nar” Ermeniliğin ve Ermeni sinemasının bir sembolü halini almıştı. Hatta başta Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” kitap kapağı olmak üzere, özellikle Ermeni soykırımı ile ilgili yayınlarda oldukça çok kullanılmaya başlanmıştı. Ama festival kurucu ekibi, festivalin sadece Paradjanov ismiyle artılar kazanmasını istememiş, daha geleneksel ve kapsayıcı olan kayısıyı seçmişti.

Uluslararası “Altın Kayısı” Film Festivali Ermenice adıyla “Voske Dziran” Ermenistan’ın başkenti Erivan’da ilk kez Haziran 2004’te yer aldı. 2005’ten beri başkanlığını, Türkiye’de gösterimine izin verilmeyen “Ararat” ve daha birçok önemli filmin yönetmeni, Kanada’da yaşayan Atom Egoyan’ın yaptığı festival her zamanki gibi, Ermeni Apostolik Kilisesi’nde kutsanan kayısıların Erivan’ın merkezindeki “Moskova” sinemasının önünde bir papaz tarafından sepetlerden seyircilere dağıtılmasıyla, yani geleneksel açılışı ile başladı. 2004 yılından bu yana Türkiye’den festivale katılım sürüyor ve bugüne kadar her sene Türkiye, festivalden en az bir ödülle dönüyor. 2009’da Özcan Alper’in “Sonbahar”, 2010’da Hüseyin Karabey’in “Benim Marlon ve Brandom”, 2011’de Serhat Karaaslan’ın “Bisiklet”, 2012’de Özcan Alper’in “Gelecek Uzun Sürer” filmleri farklı ödüllere layık görülürken, 2010’da festivalin büyük ödülü “Altın Kayısı” Reha Erdem’in filmi “Kosmos”a verilmişti.

Bu yılki festivalden Türkiye’ye yine iki ödül geldi. Jüri Özel Ödülü Yeşim Ustaoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı ‘Araf’ filmine, ‘Gümüş Kayısı’ ödülü ise Lusin Dink’in yönettiği Ermenistan-Türkiye ortak yapımı ‘Saroyan Ülkesi’ne verildi. Azerbaycanlı yönetmen Elmar Imanov’un “Kahvecinin Salıncağı” ise jüri özel ödülüne layık görüldü. Erivan sokaklarında dolaşırken Türkiye filmlerinin afişlerini görmek güzel. Çünkü Ermenistan’ın da önyargıları var, hem de çok. Örneğin sokaktaki insan için sanat ile uğraşan bir Türk pek alışılagelmiş bir örnek değil. Türk, daha ziyade eli kanlı bir asker ya da kurnaz bir politikacı, “şükür” koyun otlatan çoban imgesi son zamanlarda zihinlerdeki yerini terk etti…  İki taraflı, birbirini tanımazlık, tanımak istemezlik, hatta kendi içinde yarattığı imgeyi gerçekle karıştırmak iki siyaseti bir tarafa bırakırsak, toplumun da psikolojik sorunlarının başında geliyor. Muhtemelen Altın Kayısı diye bir festival olduğunu, bu festivalde her sene Türkiye’den katılımcıların ödüle layık görüldüğünü bilen az insan var.  Aslında kendi içimizde olup bitenlerden de az insanın haberi var…

Diğer tarafta da durum farklı değil. Nedense hâlâ Türkiye sineması diyemediğimiz Türk sinemasında 1923’ten önce sinemacıların tamamının azınlıklardan oluştuğunu, ilk Türk filmindeki hemen her oyuncunun gayrimüslim olduğunu kaç kişi bilir acaba? Eski filmlerin hâlâ bir jeneriğe sahip olanlarını izlediğinizde özellikle teknik elemanların adlarına dikkat edin. Orada pek çok “yabancı” isme rastlayacaksınız. Oyunculara geldiğimizde ise; fırıl fırıl dönen gözleriyle çocukların sevgilisi olan Sami Hazinses’in asıl adının Samuel Uluç, tombul teyzemiz Adile Naşit‘in  aslında annesinin “Adelası” olduğunu da pek kimseler bilmez… Kirkor Cezveciyan desek büyük ihtimal pek tanıyanı çıkmaz. Halbuki o, tam Kenan Pars’tır bizim gözümüzde. Ya “Bedia!” diye bağıran Horoz Nuri amcamız Vahi Öz’ün, Vahe Ozinyan olduğunu kaç kişi bilir? Turgut Özatay, Danyal Topatan, Nubar Terziyan, Anta Toros, Ani İpekkaya…

Zaman

Leave a Comment

*

Copyright © 2018 Tabdc.Org Sitemizdeki İçeriklerin Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz Kullanılamaz. Akgün Medya

Scroll to top