Dışişleri Bakanlığı olmadan dış politika yapılamaz mı

Dışişleri Bakanlığı olmadan dış politika yapılamaz mı ?
Misafir Yazar : Mustafa Aydin
Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanlığı mensuplarını “monşerler” diye eleştirdiğinde üslubu nedeniyle tenkit edilmişti. Başbakan’ın ima ettiği, Dışişleri Bakanlığı mensuplarının her zaman Türkiye’nin gerçekleriyle yeterince ilgili olmadıkları, hatta yurtdışı görevlerinde hizmet etmeleri gereken Türk vatandaşlarından kopuk olduklarıydı. Büyükelçilerimizin temel görevinin, yolu yurtdışına düşen ya da oralarda yaşayan Türk vatandaşlarının ihtiyaçlarını gidermek mi, yoksa gerektiğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarını korumak mı olduğu önemli bir soru. Bu ikisinin her zaman örtüşmeyebileceği de aynı derecede önemli bir tespit. Yine de Başbakan Erdoğan’ın eleştirisinin bu tarafını bir kenara bırakırsak, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2. Büyükelçiler Konferansı’nı takiben tüm büyükelçileri yanına alarak Mardin’e açılması ikinci eleştiriye hak verdiğini gösteriyordu.
Bir pratik çözüm
Bu konuda bazı uzmanlar zaman zaman Osmanlı Devleti’nin “paşa” sınıfından örnek vererek çözümün, devletin yurtiçi ve dışında kendisini temsil etmek için görevlendirdiği personelini, yani vali ve büyükelçilerini, tek bir kurum altında toplamasında olduğunu söylerler. Buna göre aynı kişi bir süre örneğin Türkiye’nin BM Daimi Temsilciliği yaptıktan sonra gelip bir de Şırnak Valiliği görevinde bulunursa vatana ve millete mükemmelen hizmet edecektir. Dünyanın geldiği uzmanlaşma düzeyini tamamen göz ardı eden bu öneri bir tarafa bırakılırsa hükümet, son dönemde soruna bir başka pratik çözüm bulmuş gözüküyor: Problem yaşadığımız ülkelerdeki büyükelçilerimizi hızla geri çağırarak bir “merkez büyükelçileri” sınıfı oluşturabilirsek, ülkesini tanımayan büyükelçiler sorununu da aşabileceğiz galiba.
Gerçi Ankara’da ikamet edecek büyükelçilerin görevli oldukları ülke nezdinde dış politikanın yürütülmesine ne katkıda bulunacakları bir soru olarak ortada dursa da Türkiye’nin son dönemde dış ilişkilerinde karşılaştığı her sorunda ilk iş olarak büyükelçisini geri çekme tehdidinde bulunması bize başka bir alternatif düşünme imkânı bırakmıyor. Türkiye gibi önemli bir diplomasi geleneği ve uluslararası ilişkiler tecrübesi olan bir ülke sürekli bu tehdidi dile getiriyorsa bu, herhalde alternatifsizlik nedeniyle değildir; olsa olsa bu konuda bir politika tercihi söz konusudur.
İşe biraz daha ciddiyetle yaklaşacak olursak, son günlerde Türkiye’nin iki büyükelçisini üst üste istişarelerde bulunmak üzere Ankara’ya çağırması ve önümüzdeki dönemde çeşitli ülke parlamentolarında gündeme alınmakta olan “Ermeni soykırımı” tasarıları iyi bir gidişe işaret etmiyor. Türkiye’nin kendini bu açmazda bulmasının arkasında yanlış varsayımlar, yeterince düşünülmemiş açılımlar ve planlanmamış açıklamalar olduğu görülüyor. Aslında her şey çok umutlu başlamıştı.
Kamuoyu hazırlanmadı
31 Ağustos 2009’da Türkiye ile Ermenistan diplomatik ilişki tesisi ve ilişkilerini geliştirme konularında vardıkları anlaşmayı ve bunun için izleyecekleri takvimi iki protokolle dünya kamuoyuna duyurduklarında uzun yıllardır Türk dış politikasını meşgul eden bir soruna çözüm yolu bulunduğunu umarak sevinmiştik. Fakat durumun öyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Tabii hatalar zinciri çok daha öncesinden başlamıştı. İlk defa 22 Nisan’da Türkiye’nin Ermenistan’la sorunlarını çözmeye ve ardından da iki ülke arasındaki sınır kapısını açmaya yakın olduğu açıklandığında Türkiye aslında iki yıldır Ermeni yetkililerle müzakereler sürdürmekteydi.
Ele alınan konunun hassasiyeti nedeniyle ayrıntılarının kamuoyu ile paylaşılmamış olması hoş görülebilirse de kamuoyunu hazırlamak için hiçbir girişimde bulunulmamış olması önemli bir eksiklikti. Üstelik takip eden süreç gösterdi ki, sadece Türkiye kamuoyu değil, Ermenistan kamuoyu ve dolaylı da olsa konuyla ilgili olan Azerbaycan kamuoyu da olası bir yakınlaşmaya/anlaşmaya hazırlanmamıştı. Hatta nisandaki açıklamadan sonra Azerbaycan’ın sert tepkisine bakılırsa Azerbaycan yönetimiyle de koordinasyon yapılmamıştı. Eğer üst düzeyde temaslar derhal başlatılsaydı, örneğin Başbakan ya da Cumhurbaşkanı hemen Bakû’ya gidip, Azeri yöneticileri yatıştırabilseydi süreç yine de sürdürülebilirdi. Fakat Başbakan’ın Bakû’ya gitmesi için üç hafta geçmesi gerekti. Bu arada da Bakû’da alevlenen tepkiler Türk kamuoyuna yansıdı ve Başbakan’ı siyasi açıdan zorlar hale geldi. Bunun sonucu ise Başbakan Erdoğan’ın 13 Mayıs’ta Azerbaycan parlamentosunda yaptığı konuşmada Ermenistan’la sınır kapısının açılması ve ilişkilerin geliştirilmesini doğrudan Karabağ sorununun çözümüne bağlaması oldu. Böylece Türkiye kendini bir anda hiç niyet etmediği bir denklemle çözümünde etkin olmadığı/olamayacağı bir soruna bağladı. Dışişleri Bakanlığı’nın çabaları ve ABD-Rusya ikilisinin perde arkasındaki yönlendirmeleriyle sürece yeni bir soluk verildi ve Türkiye ile Ermenistan protokolleri imzaladılar.
O günden bugüne ne Başbakan Erdoğan’ın Bakû açıklamalarının gölgesi sürecin üzerinden çekildi ne de Türkiye ve dünya gündemi ilerlemeye müsaade etti. Anlaşıldığı kadarıyla protokoller imzalanırken Türkiye’nin beklentisi (hatta umudu demek belki de daha doğru olacak) Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde bir açılımın olacağı, tüm analizlerin tersine Karabağ sorununun çözümünde ilerleme sağlanacağıydı. Aksi halde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişimini Karabağ sorununun çözümüne bağlamanın başka bir anlamı olamaz. Daha doğrusu, dürüst bir anlamı olamaz. Nitekim uluslararası kamuoyu da meseleyi bu şekilde algıladı ve Türkiye’nin tavrını ABD Başkanı Barack Obama’nın ilk 24 Nisan konuşmasında “soykırım” ifadesini kullanmaması için imzalamak durumunda kaldığı protokollerden geri adım şeklinde değerlendirdi. Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelen protokolleri onaylarken kullandığı gerekçeli karar metnindeki olumsuz ifadelere Türkiye’de yapılan vurgu da aynı gerekçeyle Türkiye’nin protokolleri onaylamamak için beklediği fırsatı bulduğu şeklinde yorumlandı.
Protokoller artık zor
Geldiğimiz noktada Türkiye’deki siyasi ortam protokollerin parlamentoda onaylanmasına müsait değil. Uluslararası alanda ise giderek daha fazla sayıda ülke konuyu gündemine alarak parlamentolarından birbirine benzer ipe sapa gelmez kararlar geçirtiyor. Üstelik ortaya çıkan durumda kimin daha ileri gideceği yarışı başlamış gözüküyor; her yeni karar tasarısı bir öncekinden daha saçma suçlamalar içeriyor ve bunları geçirmenin herhangi bir maliyeti olmayacağını gören ülke parlamentolarınca gerçekler hiç dikkate alınmadan ardı ardına onaylanıyor. Bu arada sanmayın ki bu tür kararlar Ermenistan’ın kapsamlı ve başarılı dış politika çabaları sonucu ya da o ülkelerdeki Ermeni diyasporasının etkinliği sonucu geçiyor. Bunların da bazen belirli bir etkisi olmakla birlikte, esas mesele hassas olduğunu gösterdiği bir konuda Türkiye’yi rahatsız etmenin o ülkelere ciddi bir maliyetinin olmaması ve ortaya çıkan rahatsızlığı gidermek için Türkiye’den talep edilenlerin hep bir şekilde ödeniyor olması. Türkiye’nin tüm bunlara tepkisi ise ilgili ülkedeki büyükelçisini istişareler için Ankara’ya çağırmak, bir süreliğine ikili temasları askıya almak ve genel olarak “tarihi olayları siyasiler değerlendiremezler” minvalinden eleştirilerle yüksek perdeden kızgınlık ifade etmek. Artık alışkanlık oluşturan bu politikanın işe yaramadığını görmek için uluslararası ilişkiler uzmanı olmaya gerek yok. Sokağa çıkıp, önünüze gelen ilk 5 kişiyle konuşun yeter. Sokaktaki vatandaş bunu anlamış gözüküyor; fakat Dışişleri Bakanlığı’ndan da hükümetten de devletin diğer organlarından da geçici tepki gösterimi ve öfke ifadeleri dışında bir çözüm önerisi çıkmıyor.
Açıkça anlaşılması gereken, bu konunun artık tarih bilimiyle ya da tarihsel gerçeklerle alakası olmadığıdır. Bu mesele artık siyasi bir meseledir ve çözümü de ancak siyasi alanda bulunabilir. Bu nedenle Türkiye’nin son yıllarda üzerinde ısrarla durduğu ve protokollere de dolaylı olarak sokmayı başardığı tarih komisyonu da soruna merhem olamaz. Eğer mesele bir tarih sorunu olsaydı ve Türkiye’nin elinde kimsenin reddedemeyeceği güçlü belgeler bulunsaydı, bunları ilan etmek için Ermeni tarihçilere ihtiyacımız olmazdı ki. Güçlü belgelere dayalı akademik tarih yazını Türkiye’den de çıksa, bir süre sonra gerçek aydınlanırdı. Fakat mesele tarih sorunu olmadığı için elimizde belgeler de olsa, ne bu yöntem ne de Ermeni tarihçilerle birlikte yapılacak çalışmalar çözüm olabilir. Bunlar ancak nihai siyasi çözüm için zaman kazandırıcı hamleler olabilir. Esas çözümün ancak siyaseten gelmesi gerektiğini artık kabul etmek zorundayız.
Siyaseten çözümün Türkiye için tek kabul edilebilir yolu ise Ermenistan ile ilişkileri normalleştirmekten geçiyor. Bunun için becerikli bir diplomasi kadar kararlı bir siyasi liderlik, uzun erimli planlama yapabilen bir hükümet ve basiretli bir muhalefet de gerekiyor. Bunları sağladıktan sonra izlenecek strateji basit. Bunlar olmadıkça, biz daha çok büyükelçiyi merkeze çeker, hatta vali yapabiliriz. Sahi, Türk dış politikası Dışişleri Bakanlığı olmadan yürütülemez mi?
*Kadir Has Üniversitesi
17.03.2010
Akgün Medya