|
Son iki gündür Hürriyet gazetesinde Sefa Kaplan’ın kaleme aldığı “Ermenistan Notları”nı ilgiyle izliyorum. Türkiye’nin en etkin gazetesinde bu dikenli meselenin yapıcı ve objektif bir dille ele alınması çok sevindirici. İyi niyetli olduğu anlaşılan Kaplan’ın da ifade ettiği gibi Ermenistan’dan Türkiye’ye bakış homojen değil. Türkiye’den toprak talep etmenin ne denli gerçek dışı olduğunu düşünenlerin yanı sıra 1915 olayları ile ilgili resmi tarihi sorgulayanlar da var. Kaplan’ın yazılarını okuyan Ermenistanlı tanıdıklarım da ülkelerindeki havayı doğru yansıtmış olmasından memnun olmuşlar.
Ancak “Soykırım Müzesi’nde Yaşanan Hayal Kırıklığı” başlıklı bölüm, bu arkadaşlarımda farklı bir hayal kırıklığı yaratmış. Kaplan Erivan’daki soykırım anıt kompleksini tarif ederken “kar altındaki tepede derinden derine duyulan hüzünlü müzik ve anıtın tam karşısında yer alan Ağrı Dağı son derece etkileyici. Hepsi bir araya gelince, 1915’te yaşanan büyük trajediyi sessiz bir biçimde temsil ediyor sanki. Ne var ki, büyünün önemli bir kısmı Müze’de bozuluyor.
Herhalde bunun ilk sebebi, “Müze’deki sergilenen malzemenin zayıflığı,” diye başlıyor sözlerine.
Kaplan, duvarlardaki fotoğrafların çoğunun “her yerde gördüklerimizden” olmasından yakmtyor. “Kimin Ermeni, kimin Türk, kimin Kürt,, olduğu meçhul,” diye devam ediyor. “Elbette soykırıma ait somut bir kanıt beklemiyordum ama hiç değilse, Diaspora ve Ermenistan arşivlerinden daha farklı belgeler umuyor insan.
Yoksa o arşivlerde bir şey yok mu?” diye noktalıyor yazısını.
Ermenistanlı dostlarımdan biri “Sanki korku filmine gidip de yeterince korkmamış, dolayısıyla bilet parasını geri isteyen biri gibi konuşuyor,” diye sitem etti. Yakın zamanda aynı Müze’yi ziyaret etmiş biri olarak bende hayal kırıklığından ziyade derin bir hüzün yarattığını söylemeliyim.
Birincisi, ilk bölüm dev haritalar ve fotoğraflarla Osmanlı Ermenilerinin geçmişteki Anadolu ve istanbul’daki yaşamlarını ve kültürlerini anlatıyor. Resimlerden anlaşılıyor ki birçoğu ekonomik açıdan gayet rahat ve Batı medeniyetini benimsemiş rafine kişilermiş.
“Keşke hâlâ aramızda olsaydılar, farklılık ne kadar da zenginlik yaratıyor, biz ne kadar fakirleştik,” diye insanın içi sızlıyor sergiye bakınca. (Ayni duygulara, geçenlerde Van’da bir eskicide halen çamur kaplı kâğıt inceliğinde İngiliz porseleni çay fincanlarını gördüğümde de kapılmıştım. Eskici fincanları, önceden Ermenilerin oturduğu bir evin bahçesinde gömülü halde bulan bir köylünün kendisine getirdiğini söylemişti.) Kaplan’ın tarif ettiği fotoğraflara gelince, bir deri bir kemik halindeki kocaman gözlü çocuklar, kadınlar, toplu mezarlar, evet tanıdıktı ve ‘Türkiye’de Ermeni mezalimi”nin kanıtı olarak bazı gazetelerde yayımlanmıştı. O resimleri görünce yine de derinden sarsıldım. Yabancı turistlerin “Bu Türkler ne kadar da barbarmış,” diye mırıldandıklarını duyunca ve Fransa’dan gelmiş Ermeni asıllı bir kadının, “Benim nine de tehcirde ölmüştü” diye gözyaşlarına boğulup baygınlık geçirmesine tanık olunca daha da kötü oldum.
En ağırı belki de mihmandar kadınların bir militan şevkiyle, Türkiye’ye yönelttikleri suçlamaları işitmek oldu. Hele “Atatürk de soykırımı sürdürdü” diye bir palavra sallandığında patlamak üzereydim ki turistlerden biri “Peki neden o zaman Talat Paşa ve arkadaşları yargılandı” diye soruverdi.
Böylece Cumhuriyet kurulduğunda yapılan ilk işlerden birinin Ermeni tehcirinden sorumlu tutulan İttihatçıların sürgün edilmiş olduğunu hatırlatmış oldu.
Ermenistanlı yetkililerin dediğine göre bu mihmandarlar “Eski fanatik nesil”denmiş, Müze de “köhne zihniyetler” zamanında yapılmış Müze’nin yeni direktörü Hayk Demoyan, başta birçok Ermeni’nin hayatını kurtaran Türklere bir bölüm ayırmak olmak üzere, bazı değişiklikler düşünüyormuş. Genç kuşak tarihçilerden Demoyan İsrail’deki Yahudi Soykırım Müzesi, Yad Vashem’ı örnek alacakmış, iyi de Müze’nin yeni hali biz Türklere eski halini aratacak mı diye düşünmekten de alamıyorum kendimi.
Taraf gazetesi
14.12.2007
News Source: Taraf gazetesi |