“Normalleşme” geciktikçe Türkiye kaybediyor Abdullah Gül’ün bir önceki Washington ziyareti, geçen yıl, cumhurbaşkanlığı seçiminden, genel seçimlerden ve Genelkurmay’ın o meşum 27 Nisan bildirisinden önce, Hrant Dink’in katledilmesinden birkaç hafta sonraydı.
Gül, “Dışişleri Bakanı” sıfatıyla ABD’li muadili Condoleezza Rice ile görüşmekle kalmamış, Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley ile de bir araya gelmişti.
O zaman ABD’liler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük olasılıkla Çankaya’ya çıkacağını hesaplıyor; Gül’e de “geleceğin başbakanı” gözüyle bakıyorlardı.
Ziyaretin PKK, Ermeni Soykırımı Tasarısı, Iran gibi önemli başlıkları vardı. Gül’ün ikili görüşmelerini, yaptığı konuşmaları anı anına izlemiş, kendisiyle ve yakınındaki yetkililerle sohbet etmiş ve iyi not tutmuştum. Şimdi o notlara bakıyorum.
Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Hadley, Gül’e diyor ki, “Ermeni Soykırımı Tasarısı konusunda önce siz kendinize yardım edin.
301’i değiştirin, Ermenistan’la normallesin.” Gül, 301 ‘i değiştirmeye sıcak baktığını ifade ediyor, ama “ama”sı var. Türkiye’de iktidara seçimle gelmemiş birilerinin 301 değişikliğine karşı çıktığını söylüyor.
ABD Dışişleri Bakanı Rice, Kuzey İrak Kürt; yetkililerle teması teşvik ediyor.
Gül ise, Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı Neçirvan Barzani’yi istanbul’a davet ettiğini, ABD’den dönüşte kendisiyle görüşeceğini hatırlatıyor. Bir hafta sonra VVashington’a gelecek olan Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın muhalefet edip bu görüşmeyi iptal ettireceğini bilmiyor daha.
ABD Başkan Yardımcısı Cheney, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Ankara’yı ziyaret etmesinden yana. Ama bu, Gül’ün o zamanki konumuyla garanti edebileceği bir şey değil: “Bizce iyi olur ama Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrını biliyorsunuz,” diyor ABD’lilere.
Velhasıl, Şubat 2007’de “Dışişleri Bakanı” olarak ABD’li muhataplarıyla görüşen Gül, onların önemsediği, kendisinin de yararına inandığı bazı adımları atacak iktidardan yoksun olduğunu itiraf ediyor. Bu adımların genel seçimlerden sonra kolaylaşabileceğini, o zaman AB sürecine de yeni bir ivme kazandırılacağını söylemekten geri durmuyor.
***
Aslında ABD’nin (ve de 301, Irak’la temas ve Ermenistan konularında ABD’ye paralel konuşan AB’nin) ne telkin ettiğinin öyle fazla bir önemi yok.
Yazıya, Gül’ün bir önceki Washington ziyaretine atıfla başlamamın nedeni başka: Şu anda “Cumhurbaşkanı” kimliğiyle ve üstelik de bu kimliği zorlu bir demokratik mücadele sonunda kazanmış birisi olarak ABD’de bulunan Gül’ün, 11 ay önce “Yapamıyoruz, yada YASEMİN ÇONGAR çünkü…”, İsteriz, ama” diye başladığı cümleleri, hükümetin yapmaya niyetlenip de engellendiği durumları hatırlatmak.
Yoksa mesele şu ya da bu başkentin beklentilerini karşılamak değil; mesele, Ankara’daki seçilmişlerin “doğru” saydığı adımları atıp atamaması.
22 Temmuz başarısı ardından ve o başarı sayesinde Çankaya’ya çıkabilen Gül de, ikinci hükümetini kuran Başbakan Erdoğan da bugün artık “iktidar” olabilmek için daha fazla şansa sahipler.
Nitekim 301. madde değişikliğini neden yapamadıklarını ABD’ye ve AB’ye defalarca “Asker istemiyor” diye açıklayan hükümet, şimdi bu değişikliği idealden çok uzak bir kapsamda da olsa yapmanın eşiğinde. Hem de kendi içindeki 301 muhafızlarına rağmen…
Hrant Dink’in katlinin yıldönümüne bir hafta kala, hâlâ “301, Türkiye’de kimsenin derdi değil,” diyebilen Hükümet Sözcüsü’ne rağmen.
Cesaretten yoksun ve fazlasıyla gecikmiş 301 değişikliğini bile “normalleşme” yönünde bir adım sayabilmemiz ise özürlü Türk demokrasisinin bir cilvesi.
Normalleşme yönünde daha büyük ve belirleyici aşama, hiç kuşkusuz yeni ve sivil bir anayasanın kabulü olacak.
Ancak onun dışında atılabilecek adımlar da var. Bunlardan üçü, Türkiye’nin hem iç hem dış politikasının ya da adını koyarsam, Kürt ve Ermeni meseleleri ile bu meselelerden etkilenen dış ilişkilerinin alanına giriyor. Kısaca, şunlar: 1. Talabani davet edilmeli: Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Gül’ün selefi Sezer’in temsil ettiği devlet çizgisinin “cumhurbaşkanı” olarak kabul etmeye yanaşmadığı bir lider. Şimdi “devletin başı” olan Gül bu zaafa bir an önce son vermeli, iran’ı bugüne dek üç kez resmen ziyaret eden, ABD ve AB başkentlerinde, Arap dünyasında liderlerle bir araya gelen Talabani, Irak’ın “birliğini, bütünlüğünü” de simgeleyen “cumhurbaşkanı” sıfatıyla Ankara’da da en yüksek düzeyde kabul görmeli.
2. Barzani ile görüşülmeli: Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı Neçirvan Barzani, geçen yıl İstanbul’a gelip Gül’le görüşemedi, ama artık kendisiyle görüşmenin zamanıdır.
PKK’ya karşı önlemlerini artıran ve örgütü silah bırakmaya zorlamakta anahtar rol oynayabilecek olan Erbil yönetimini muhatap almalıyız, iran geçenlerde Neçirvan Barzani’yi “Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başbakanı” sıfatıyla kabul edip Erbil’le ticaret anlaşması imzaladı. Türkiye Musul’dan ötesini yok sayarken, hem Batı hem de bölge ülkeleri Süleymaniye ve Erbil’de konsolosluk açma yarışında. Türkiye bunu yapmayarak bir şey kazanmadığını görmeli.
3. Ermenistan sınırı açılmalı: Bu sınırın kapalı tutulması, Türkiye’yi dış politikasını Bakü’ye teslim etmiş ve Güney Kafkasya’daki sorunların çözümünde rol oynama şansını peşinen reddeden bir konuma itiyor.
Ermenistan’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından ve seçimi kim kazanırsa kazansın, Ankara Erivan’a yönelik yeni ve cesur bir açılım başlatmalı. Ermenistan’la normal diplomatik ilişki kurmak, diyalogu süreklileştirmek, işbirliği kanalları açmak iki devletin soykırım meselesine bakışından bağımsız olarak mümkün. Kaldı ki, bu bağlar kurulunca tarihi konuşmak da kolaylaşacak.
Tabii, Gül ve Erdoğan’ın “devletçi refleksten, milliyetçi tepkiden” çekinerek ya da belki bu refleksi ve tepkiyi yer yer paylaşarak, bu üç adımı daha da ertelemesi mümkün.
Bunu yaparlarsa normalleşmeyi de ertelemiş oiuriar. Türkiye biraz daha kaybeder.
Taraf Gazetesi
11.01.2007
News Source: Taraf gazetesi |